Ortaokulu altmışlı yıllarda okuyanlar gayet iyi anımsarlar. Türkçe kitaplarındaki özenle seçilmiş okuma parçalarından biri de, Orta-II Türkçe kitabında yer alan “Bakmak ve Görmek” başlıklı bir makaledir. Bu makalede özetle, “bakma” eyleminin kişiye bir şey kazandırmadığı ve asıl olanın bakılanı algılamak, yani “görmek” olduğu anlatılır.
Dillerin filolojik gelişimlerine bakıldığında pek çok önemli sözcüğün kökeninin fiziksel olduğu ortaya çıkar. Birçok sözcük, ifade ettiği durumla ilgili ses veya şekilden türetilmiştir. Çok soyut gibi gözüken ve algılamayı tanımlayan sözcüklerin kökeninde de fiziksel olgular yatar. Örneğin İngilizce “understand” veya Almanca “verstehen” sözcükleri Türkçeye anlamak olarak çevrilir ama her iki sözcük de fiziksel bir durum tarif eder. Dilimizde de aslında böyle bir fiziksel durum tarif eden çok güzel bir sözcük vardır:
Kavramak!..
Kavramak sözcüğü anlamaktan öte bir kavramdır ve anlaşılan şeyin neredeyse elle tutulacak kadar beyne yerleştirildiğini ifade eder. Bir şey kavrandığında artık unutulmamak üzere beyne yerleştirilmiş olur ve kişi kavradıktan sonra, bunu yeniden düşünce üretme, yani bilgiyi yeni baştan üretme sürecine sokabilir.
Bu açıdan bakıldığında, anlamak ile kavramak arasında, neredeyse bakmak ile görmek arasındaki kadar fark bulunmaktadır.
Öyleyse, öğretme eyleminin, insanın doğduğu andan başlayarak kavrayageldiği olgular üzerine bina edilmesinin önemi ortaya çıkmaktadır. Çünkü “öğretme”nin önemi, kişiye bir şeyleri ezberletme ve sorulduğunda bunların tekrarlanabilmesi değil, öğrenenin, öğrendiğini yeniden üretim sürecine sokarak öğretiyi zenginleştirmesi ve geliştirmesine dayanır.
Bu süreç teknik eğitimde daha da önemlidir. Yaşadığımız dünya sürekli değişirken, ona bağlı olarak ve hatta değişimin yönünü belirleyebilecek tarzda, bilginin de her gün yeniden üretilmesi gerekmektedir. Böyle bir düşünce üretimini anlaşılanlarla sürdürmek olanaksızdır. Bu süreç için kavranmış bilgiye gereksinim vardır.
Sözcük anlamları ezberlenerek düşünce üretmek olanaksızdır. Bunun yerine olguların kavranması gerekmektedir.
Geldiğimiz bu noktada anadilde eğitimden daha öte bir şeyi tanımlama ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Çünkü dilbilgisi kuralları açısından Türkçe, ama içindeki kavramların yabancı dilde olduğu bir “Türkçe” yazılmış metinler ile yukarıda tanımladığımız kavrama sürecine geçmek oldukça zordur. Böyle bir durumda kişi önce sözcüklerin anlamını ezberlemek, daha sonra bu anlamları kavramak ve ondan sonra da bu kavramlarla düşünceyi kendisi için öznelleştirip yeniden üretim sürecine sokmak sorunuyla karşı karşıya kalır. Oysa aynı süreçte bilgiyi doğrudan kavrayabilse, yeni baştan düşünce üretme süreci kısalacaktır.
Örneğin hâlâ bir ısı cihazını tanımlamak için kullanılmakta olan “eşanjör” sözcüğü, yalnızca Fransızca bilenler tarafından kavranabilir ve aldığı derste bu sözcüğün anlamını ezberlemiş olanlar da bu sözcükle ne denmek istediğini anlarlar. Oysa aynı cihaz “ısı değiştirici” olarak tanımlansa, “ısı” ve “değiştirmek” sözcükleri daha çocukluk yıllarında kavranmış olduğundan, ısı değiştirici anında kavranır ve beyin anlama aşamasını geçerek bu isim tamlamasını doğrudan bilginin yeniden üretim sürecine sokar.
Bu basitleştirilmiş örnek bile, teknik eğitimde kavramanın önemini ve kavrayabilmek için anadil kavramlarına ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu ortaya koymaktadır.
Dünyada teknoloji üretmede yarışan ülkelerde ana dilde kavram üretmek önceliklidir. Yeniden örnek vermek gerekirse, televizyon sözcüğü Türkçede evlerimizde bulunan, oturduğumuz yerden haber, müzik vb. izlediğimiz bir cihazı tarif eder. Oysa İngilizcede bu isim tamlaması önce “uzaktan gönderilen görüntü”yü, daha sonra bizim anladığımız cihazı tarif eder. Bir İngiliz çocuğu television sözcüğünü ilk duyduğunda, bu sözcüğün işaret ettiği cihazın çalışma mantığını kavramakta hiç zorluk çekmez. Ama anadili İngilizce olmayan bir çocuk için, bu ismin karşılığı ile cihazın fonksiyonunu ayrı ayrı ezberlemesi bir zorunluluktur. Burada kasıtlı olarak “fonksiyon” sözcüğü kullanılmıştır. Fonksiyon sözcüğünün anlamı da ayrıca öğrenilmek zorundadır. Oysa “fonksiyon” yerine “işlev” denseydi, kavrama süreci ne kadar kısalacaktı… Dil konusuna önem veren ülkelerden biri olan Almanya’da yaşayan bir çocuk için de kavramak sorunu bulunmaz. Çünkü Almanya kendi teknik dilini geliştirmekte son derece titizdir. Onlar, dilimizde ne yazık ki karşılığı olmayan ve hepimizin ezberleyerek anlamak zorunda olduğumuz televizyona “fernsehen” derler ki, İngilizce isim tamlamasının Almanca tam karşılığıdır.
Yine başka bir örneği kanser sözcüğü için verebiliriz. İngilizce olan cancer sözcüğü, Türkçe yengeç demektir ve bu sözcük İngilizcede, yengecin şekli nedeniyle karşılaştığımızda çoğumuza verdiği ürkme hissi ile kanser hastalığının verdiği ürkme hissi benzeştirilerek türetilmiştir. Bir İngiliz çocuğu, bir hastalık adı olarak cancer sözcüğünü duyduğunda, sözcüğün içerdiği ürküntü hissini duyar ve bu hastalığın pek hayra alamet bir hastalık olmadığı şeklinde bir düşünce üretimine, daha sözcüğü duyduğu ilk anda başlar. Kanser sözcüğünü ilk kez duyan bir Türk çocuğu ise hiçbir şey hissetmez ve bunun ne demek olduğunu sorar. Bir Alman çocuğuna ise bu hastalık, Almancada yengeç demek olan “krebs” sözcüğü ile açıklanır ve Alman çocuğu da bu hastalık hakkında aynı ürküntü hissini daha sözcüğü ilk duyduğunda yaşar. Bu durum, Almanların ya da Fransızların milliyetçilikleriyle açıklanamaz. Bu durum, kendi geleceklerinin ancak kendilerine ait kavramlarla üretilebileceği bilincinin bu ülkelerde kavranabilmiş olmasıyla açıklanabilir.
Teknik eğitimde anadilde üretilmiş kavramlarla öğretim konusu, verilen örnekler çerçevesinde belki biraz dudak bükülerek ve tebessümle karşılanabilir. Ancak mühendislik öğretimi boyunca önümüze gelen yabancı sözcükler, bunları anlamak için geçen süreler ve süreden daha önemlisi, öğrenilenin yeniden düşünce üretimi sürecine sokulmasında kavrayamama sorunun yol açtığı kopukluklar, binlerce sözcük ve yüzlerce yıl bazında ele alındığında, dil sorunun bu gözden kaçmış boyutunun daha kavranabilir olacağı ortadadır.
Yazımızı, düşüncemizi pekiştirecek bir örnek vererek bitirelim. Matematikteki integral hesabı hepimiz biliriz. Integral hesabın kavranmasındaki zorluk da yadsınamaz. Çünkü daha işin başında bu hesap yönteminin neyi tanımladığı kavranamaz. Oysa bir anadil kavramı olarak, bu hesabın aslında bir toplama işlemi olduğu kavranabilse, algılama süreci de kısalabilir.
Üretme bilgisini geliştiren toplumlar, bunun sonucu kendi dillerinde yeni teknolojik kavramları da geliştirerek, ekonomik olarak bağımlı duruma getirdikleri ülkeleri, teknolojik ve bunun uzantısında da kültürel olarak bağımlı duruma getirmektedirler. O halde bizim de bağımsızlık mücadelesi sürecinin çok boyutlu olarak ele alınmasının gereğini kavramamız gerekmektedir.
Teknik Eğitimde Anadilde Kavramak
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
Arkadaşına Gönder
















Son yorumlar
3 gün 2 saat önce
1 hafta 5 gün önce
2 hafta 5 gün önce
2 hafta 5 gün önce
3 hafta 2 gün önce
3 hafta 2 gün önce
4 hafta 5 gün önce
5 hafta 3 gün önce
7 hafta 1 gün önce
7 hafta 1 gün önce