TEKELCİ SERMAYENİN ÇIKMAZI "TEKELCİ SERMAYE, SINIRLARI DAR BİR DENKLEMİN İÇİNDE BOCALAMAKTADIR"
Bilal Sadi Oğuz-TİB(Tüm İktisatçılar Birliği) Genel Sekreteri
Türkiye'deki sosyo-ekonomik sorunları incelerken bağlı bulunduğu emperyalist kapitalist dünya sisteminden soyutlamadan ve onun tarihi gelişimi ile birlikte ele alarak incelemek ve sorunların, çıkmazların nedenini maddi temelleri iyi anlayarak ortaya koyabilmek, doğru bir tahlil için geçerli yoldur. Bunun için Türkiye' deki sosyal ve ekonomik sorunların tahlilini yaparken genel olarak II. Dünya Savaşından sonraki gelişmeleri ve onun ışığı altında ülkelerdeki gelişimi inceleyeceğiz.
II. Dünya Savaşı'ndan sonraki ekonomik ve politik değişiklikler kısaca şöyle oldu: Bir yandan yeni teknolojik buluşlar ve gelişmeler ( atom enerjisinin üretimde kullanılması, uzayın keşfi ve elektronik sahasındaki gelişmeler) ve dünya ekonomisinde çokuluslu tekellerin ağırlık kazanmasıyla uluslararası düzeyde işbölümünün ortaya çıkması üretimi mutlak olarak arttırırken, öte yandan dünyanın 1/3'ünün sosyalist bloka geçmesi ve dünyada ulusal kurtuluş savaşlarının hız ve başarı kazanması ile pazarların daralması yüzünden uluslararası tekelci sermayenin en büyük sorunu olarak pazar sorunu ortaya çıktı.
İşte bu gelişmelerden dolayı emperyalizm daha önceleri geri bıraktırılmış ülkelerdeki kendi ürettiği malların pazarlamasını yapan kendisi ile işbirliği halindeki komprador burjuvaziyi kendisiyle birlikte ve/ veya teknolojik know- how, patent, lisans ve temel girdiler bakımından bağımlı yatırıma yönelterek, kendisiyle bütünleşmiş yerli tekelci bir burjuva sınıf oluşturdu. Zaten tekelci dönemde bir yandan artık-değer sömürüsü diğer taraftan da tekel kârı yoluyla sermaye birikiminin yoğunlaşması ve hızlanması yeni yatırım alanları gerektirirken, burjuvazinin tekelci niteliğini sürdürmesi için de piyasaya arz ettiği malların üretiminin kısıtlı tutulması gerektiğinden bu ikilem, kapitalizmi genel bir bunalıma sokmuştur, II. Dünya Savaşından sonra ise sermayenin uluslararası kurumlar ve çokuluslu tekeller yoluyla uluslararasılaşması sermaye birikimini çok yüksek boyutlara ulaştırırken diğer yandan da yatırım ve pazar alanlarının daralması genel bunalımı daha da derinleştirdi.
TÜRKİYE'DE TEKELCİ SERMAYE
Yukarıda söz ettiğimiz genel gelişmeler ışığında Türkiye'de de özellikle 1963 yılından sonra uluslararası tekelci sermaye daha evvel kendisiyle işbirliği halinde olan ve giderek güçlenen komprador burjuvaziyi kendi denetiminde geliştirip kendisiyle bütünleştirdi ve baştan itibaren tekelci nitelikteki bu yerli sermaye ile birlikte bir çarpık sanayileşme yarattı. Bu sanayileşme teknolojik know-how, patent-lisans ve temel girdiler bakımından tamamen dışa bağımlı bir sanayileşme, daha çok uluslararası tekelci sermayenin içinde bulunduğu pazar sorununun çözümüne yönelik bir sanayileşmedir. İşte baştan beri tekelci nitelikte olan ve özellikle 1963'den sonra güçlenmeye başlayan, 1970'den sonra ise olgunluk çağına giren yerli tekelci sermaye, bütünleşmiş olduğu uluslararası tekelci sermayenin içinde bulunduğu bunalımla birlikte yoğun bir sorunlar yumağı içine girmiştir. 1957-1968 döneminde toplam sermaye artışı 9 Milyar TL'sı iken 1969-1971 döneminde bu miktar 10 Milyar TL'sı na çıkmıştır. Üstelik bu hızlı sermaye birikiminin büyük bir kısmının mevcut şirketler eliyle yapılması (hatta bunun 1971 yılında % 74'ünün mevcut şirketler eliyle yapılması) yerli tekelci sermayenin güçlendiğinin kanıtıdır. 1971 yılında yeni kurulan şirketlerde firma başına sermayenin düşme göstermesi ve yatırımların 3 büyük şehrin dışına taşması da gösteriyor ki, artık yerli tekelci sermaye güçlenmiştir ve emperyalist - kapitalist ilişkiler ülkenin diğer kesimlerine de yayılarak uluslararası tekelci sermaye ve onunla bütünleşmiş yerli tekelci sermayenin çıkarlarına uygun bir pazar genişletilmesi olgusunun hızlandığı belirlenmektedir (Toplam net sermaye artışı 3 büyük şehirde 1960'lann başında % 90 iken dalgalı bir düşüş göstererek 1971 yılında % 69'a inmiştir.) Bunun dışında Türkiye'de tekelci sermayenin güçlenmesinin en iyi kanıtından birisi de 1968 ve 1971 yılları arasında Türkiye'deki en büyük 100 şirketin gelişmelerinin izlenmesidir .
100 şirketin sermayeleri 1968-1971 döneminde 4 Milyar 952 Milyon TL'den 13 Milyar 363 Milyon TL'ye, ciroları ise 10 Milyar 524 Milyon TL'den 21 Milyar 458 Milyon TL’ye çıkmıştır. Yani 1970'lerde artık Türkiye'de tekelci sermaye güçlenmiştir. Bunun sonucu olarak tekelci sermayenin emperyalist-kapitalist ilişkileri tüm ülkeye yaygınlaştırması yani orta burjuvaziyi tasfiye ederek veya denetimine alarak büyümesine ve de 12 Mart döneminde pazar genişletilmesine yönelik tarımda kapitalistleşmeyi öneren toprak reformuna karşı Anadolu burjuvazisi, toprak ağaları ve tefeci bezirganların tepkisi siyasal bir alana MSP (daha evvel MHP) ve DP olarak yansımıştır. Halkın ekonomik ve demokratik mücadelesi karşısında, hakim sınıflar arasında bir yığın çelişkiler olmasına rağmen bir cephe olarak ortaya çıkmışlardır. Bu kısa açıklamalar ışığı altında bugün içinde bulunduğumuz enflasyon, işsizlik, yatırım alanları ve pazar sorunu gibi konuları burjuva iktisatçılarının çözüm önerilerini de (veya çözümsüzlük önerilerini demek daha doğru olur) eleştirerek inceleme ve bunların yanında genel olarak son günlerde bu yapısal sorunların bir yansıması olan bazı meselelerin özlerini emperyalist- kapitalist sistem ve onun yapısal işleyişini göz önünde tutarak açıklamayı gerekli görüyoruz.
ENFLASYON VE İŞSİZLİK
Görünüşte parasal bir olay olan enflasyon genel fiyat seviyesinin yükselmesi, başka bir deyişle birim paranın satın aldığı mal miktarının düşmesidir.
Burjuva iktisatçıları enflasyonun nedenleri konusunda 2 görüş ileri sürmekteler: Birincisi talep enflasyonu denilen piyasada az miktarda bulunan malların peşinde çok para olması yüzünden fiyatların yükselmesi; diğeri ise, maliyet enflasyonu denilen ürünün maliyetini teşkil eden unsurlarının fiyatlarının ve bunun ürün fiyatlarına yansıması sonucu olan fiyat artışlarıdır.
Burjuva iktisatçıları enflasyona çare olarak ileri sürdükleri görüşlerde de yüzeysel önerilerden öteye geçememişlerdir, şöyle ki; önerileri piyasadaki para miktarının azaltılması şeklinde talep enflasyonuna karşı tedbir, ya da işçi ücretlerinin düşürülmesi şeklinde maliyet enflasyonuna karşı tedbirlerdir. Ve kendi mekanik felsefesi içinde enflasyon olduğu zaman yani genel fiyat seviyesi yükseltildiği zaman, yatırımlar genel olarak artacak ve böylece işsizlik azalacak, işsizlik azaldığı zaman ise fiyatlar düşecek, fiyatlar düştüğü için yatırımlar azalacak, yatırımlar azaldığı zaman mal arzı azalacak ve fiyatlar yükselecek şeklinde taşır bir döngü içinde sorunun yapının kapitalist işleyişinden ileri geldiğini göz den kaçırarak bir incelemeye girmektedirler. Yani enflasyon ve işsizlik sorunlarının sistemin yapısından ileri geldiğini görmezlikten gelerek bu sorunu çözmek için diğer bir sorunu önermek gibi bir çelişki içerisindedirler.
Halbuki enflasyon temelde sosyal bir olaydır. Toplam ulusal bir gelir içinde, gelir kategorileri arasındaki bölüşüm ilişkilerini etkileyen bir olaydır. Yani gelirin sınıflar arasındaki bölüşümünü etkileyen bir olaydır. Üretim araçları sahipliğinden doğan (kâr kategorisi iş gücünün, satılmasından doğan ücretler) kategorisine karşı, ulusal gelirden daha fazla pay almaşını sağlamaktır. Çünkü malların fiyatlarının artması bu malların tüketicisi durumunda olan emekçi sınıfların gelirinin bir kısmının sermaye sahiplerine aktarılmasını sağlar. Türkiye'de toptan eşya fiyatlarını %140 oranında arttığı 1963-1973 yıllarında ulusal gelirden sınıfların aldığı payların incelenmesi de enflasyonun hangi sınıfların yararına olduğunu açıkça ortaya koyar.
1963 yılında ulusal gelirden en düşük payı alan toplam nüfusun % 20'sinin payı % 4. 5 iken, 1968'de bu kesimin ulusal gelirden aldığı pay %3’e düşmüş; halbuki 1963'te ulusal gelirden en fazla pay alan toplam nüfusun % 20'si ise, % 57 pay alırken, bu kesimin ulusal gelirden aldığı pay 1968 de % 60'a çıkmıştır. Yani fiyatların artışı üretim araçlarına sahip olan sınıfların yararına işlemektedir. Çünkü, kapitalist üretimin amacı kârdır. Ve enflasyon bu yapının ortaya çıkardığı sosyal bir olgudur. Kaldı ki, tekelci aşamada fiyat mekanizmasını elinde tutan burjuvazidir ve bu fiyat artışları yoluyla kârını bir başka deyişle ulusal gelir içindeki payını yükseltir.
Eskiden, ekonomik durgunluk ve bunun neden olduğu işsizlik, 19. yüzyıl sonlan ve 20. yüzyıl başlarında tren, otomobil vb. gibi pazarı genişleten ve yatırım alanlarında sağlayan üretim ve teknolojik atılımlarla giderilebilmiştir. J. M. Keynes ise pazar ve yatırım olanakları sağlamak ve dolayısıyla işsizliği önlemek için hükümet harcamalarının artmasını önermiştir. Bu da özünde işsizlik sorununa cevap ararken enflasyonu önermiş olmaktadır. Çünkü devlet harcamalarının artması doğal olarak piyasadaki para arzını arttıracak ve enflasyonu doğuracaktır.
Fakat günümüzde II. Dünya Savaşından sonraki gelişmelerle birlikte başlangıçta açıkladığımız şekilde emperyalist-kapitalist sistemin genel bunalımının daha da derinleşmesi, burjuva iktisatçılarının önerilerinin de yetersiz kaldığını ve soruna çözüm getirmediğini göstermektedir. Şöyle ki, özellikle 1957-58 buhranından sonra karşımıza yepyeni bir olgu çıkmaktadır. Bu da enflasyon içinde durgunluk denilen stagflation ve enflasyon içinde gerileme denilen slumpflation'dir. Yani eskiden enflasyon olduğu zaman işsizlik sorununun azalacağı belirtilirken bugün enflasyon olduğu halde işsizlik hüküm sürmektedir. Çünkü stagflation döneminde enflasyon olduğu halde ekonomik durgunluk olmakta, büyüme yani yatırım ve üretim artmamaktadır. Yani işsizliği azaltacak ekonomik işlevler olmamaktadır. Slumpflation durumunda ise enflasyon olduğu halde ekonomik gerileme bunun sonucu olarak da işsizliğin daha da artması söz-konusudur. Bütün bunlar Keynes'in ve burjuva iktisatçılarının bu konudaki önerilerinin ne denli geçersiz olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Zaten son zamanlarda bütün dünyada fiyatlar devamlı artarken, emperyalist olan ülkelerde bile en büyük şirketler dahi işçi çıkartarak, üretimi kısmak, yatırımları azaltmak durumunda kalmışlardır. Çünkü bu olaylar yapısaldır ve yapısal çözümlemeye gidilmedikçe yani bu yapı ortadan kalkmadıkça var olacaktır. Çünkü yatırım ve pazar alanları daralmıştır. Tekelci sermaye tekelci durumunu ve tekel kârlarını sürdürmek için kısıtlı üretim yapar, yani tam kapasite ile çalışmaz ve yeni kârlı yatırım alanları da sınırlı olduğundan bu ikilem onları bir çıkmaz içinde her çözümle daha büyük sorunların içine iterek döndürür durur.
YATIRIM ALANLARI VE PAZAR SORUNU
Yazımızın başında da kısaca değindiğimiz gibi II. Dünya Savaşı sonrası görülen gelişimler sonucu emperyalist-kapitalist sistem içindeki ülkeler, uluslararası kurumlar, çok uluslu tekeller, askeri ve siyasi paktlarla, uluslararası tekelci sermayenin yönetiminde bu sistemin içice geçmiş birer halkası durumundadır. Sermayenin uluslararasılaşması yani uluslararası düzeyde bir iş bölümü ve teknolojik gelişimler sonucu emeğin üretkenliğinin artması ve de yatırım alanlarının ve pazarların etkin bir biçimde kullanılmaya başlanması, uluslararası tekelci sermayenin sermaye birikimini çok hızlandırmıştır. Bunun yanında yeni pazar ve yatırım alanlarının da çok kısıtlı olması, uluslararası tekelci sermayeyi böylece büyük yatırım alanları bulma ve pazar yaratma sorununun içine sokmuştur.
İşte bir yandan tekelci yapısını sürdürmek zorunda olan diğer yandan da biriken sermayesini yeni kârla alanlara yöneltmek zorunda olan uluslararası tekelci sermaye, bu çıkmaza çözüm getirememekte çünkü emperyalistler arası çelişkilerin boyutlarının genişlemesi karşısında nüfuz alanları için kendi aralarında bir paylaşım savaşı, emperyalist-kapitalist sistemin de tamamen sonu olacağından, çelişkileri uzlaşarak, bütünleşerek çözme yoluna yönelmektedirler. Fakat her çözümleme ve bütünleşme çelişkilerin boyutlarını daha da büyütmekte, genişletmektedir. Yani bütünleşme-çelişki ilişkisinde ağır basan unsur çelişki olmakta, emperyalist-kapitalist sistemin sorunları yoğunlaşmaktadır.
TÜRKİYE'DE TEKELCİ SERMAYENİN ÇIKMAZI
Yazının girişinde değindiğimiz II. Dünya Savaşı sonrası emperyalist-kapitalist sistem içindeki gelişimler etkisini Türkiye üzerinde de gösterdi. Özellikle 1963 yılından sonra uluslararası tekelci sermaye ve onunla bütünleşmiş yerli tekelci sermaye teknolojik, know-how, patent-lisans ve temel girdiler bakımından dışa bağımlı çarpık bir sanayileşme olgusu yarattı. Bu montaj ve taşeron nitelikteki, baştan beri tekelci nitelikte ve uluslararası tekelci sermayeye bağımlı olan sanayileşme beraberinde bir sürü sorunu da getirdi.
Günümüzde yerli tekelci sermayenin temsilcileri bir talep yetersizliğinden söz etmekteler. Bu talep yetersizliği aslında pazarın gerçekten doymasından yeni talebi yaratması gereken kitlelerin artık yeteri kadar bu mallan aldığından ve artık almak istememesinden dolayı ortaya çıkmış değildir. Yerli tekelci sermayenin talep yetersizliği dediği şey, tekel fiatlarıyla mal satamamalarından doğan yani kitlelerin düşük gelirleriyle yüksek fiyatlı mallara talep yaratamamasından dolayı ortaya çıkan bir durumdur.
Daha evvel de söylediğimiz gibi Türkiye'de 1963-1973 yılları arasında enflasyon yani fiyat artışları % 140.1 düzeyinde olmuştur. Bunun dışında uluslararası tekelci sermaye ve onunla bütünleşmiş yerli tekelci sermayenin denetiminde olan sanayi ürünlerinin fiyatları Ocak 1974 ile Mart 1975 arasında % 10.4 oranında artmış, Cephe Hükümetinin ilk bir aylık döneminde ise % 2. 8 oranında artmıştır. Yerli tekelci sermayenin denetiminde olan sermayenin örgütü Sanayi Ticaret Birliğinin raporuna göre 1975 yılında da enflasyonun devam edeceği tahmin edilmektedir. Bu enflasyon artış hızının ise, % 20'nin altında olmayacağı sermaye çevrelerince de kabul edilmektedir. Böyle bir ortam içinde enflasyona karşı, şiddetini azaltmak için tedbirler alınması gerekirken yani piyasadaki para arzının kısılmasına yönelik işlemlere gidilmesi gerekirken, Nisan 1975' in son haftasında bir hafta içinde özel sektöre 1.2 milyar TL'si kredi verilmiş ve reeskont hadlerinin düşürülmesi gibi işlemlerle de piyasadaki para arzı arttırılarak enflasyon körüklenmiştir. Bu da elbette ki, üretim araçlarını elinde tutan ve ülkede yapılan üretime büyük ölçüde hakim olan uluslararası tekelci sermaye ve onunla bütünleşmiş yerli tekelci sermayenin kârını arttırmakta ve gelir dağılımını onlar lehine değiştirmektedir.
Enflasyon sorununun yanında uluslararası tekelci sermaye ve onunla bütünleşmiş yerli tekelci sermayenin kârlı yeni yatırım alanları bulmak ve pazar sorunları büyük ölçüde belirginleşmeye başlamıştır. Bir yandan artık- değer sömürüsü ve tekel kârları yoluyla ve diğer yandan da enflasyonun etkisiyle sermaye birikiminin hızlanıp yoğunlaşması, dışarıya bağımlı olduğundan da dış pazarların çok uluslu tekellerin elinde olmasından, büyük ölçüde ülke içinde tekelci niteliğini de sürdürebilmek koşuluyla kârlı yeni yatırım alanları ve pazar bulma sorununu ortaya getirmiştir. Bunun en iyi kanıtı da tekelci sermayenin sömürüsünün en yoğun olduğu 12 Mart döneminde tarımda kapitalistleşmeyi yaygınlaştırıp, feodal kalıntıları tasfiye etmeye yönelik toprak reformunun uygulanmaya çalışılmasıdır.
Türkiye'deki çarpık sanayileşmenin ve tekelci yapının doğurduğu sorunlar aynı zamanda tekelci burjuvazinin çıkmazını belirlemekte ve onları devamlı kaoslar içinde bocalatmaktadır. Son günlerde özel sektör sözcülerinin büyük ölçüde silah sanayisinin hemen kurulması ve buna kendilerinin de şevkle katılacaklarını bildirmelerinin altında yatan gerçeklerde, büyük ölçüde yatırım,pazar sorunu ve uluslararası tekelci sermayenin ekonomik politik çıkarları vardır. Çünkü silah sanayi; sanayinin genel yapısı içinde oluşan ve belli başlı sanayi dallarının üretiminin daha üst düzeyde bir teknolojik bileşimi olmasına rağmen ve Türkiye'de alüminyum/ makina yapım, kimya, elektronik vs. gibi sanayi dallarının tamamen dışa bağımlı olduğu ve bu çarpık sanayileşme ülkeye hiçbir şekilde teknoloji getirmediği halde, çarpık sanayinin yaratıcıları, uluslararası tekelci sermaye ve onunla bütünleşmiş yerli tekelci sermayenin silah sanayi kurma veya kurulacak olana katılma istekleri, hele ülkeyi bugünkü yapılan gereği daha da çok bağımlı hale getirmişlerse, ülkenin bağımsızlık ve savunmasını istemeleri gibi bir sebeple açıklanamaz.
Kaldı ki, yerli tekelci sermayenin güçlü direklerinden Koç Holding grubunun başkanı Vehbi Koç da bugünkü koşulların modern savaş araçları üretimi için yeterli olmadığını fakat özel sektör olarak her zaman bu işe katılmaya hazır olduklarını verdiği beyanatla belirtmiştir. Bunun altında yatan gerçek ise kârlı yeni yatırım alanları ve pazar sorununun yanında montaj ve taşeron nitelikteki sanayinin yapısının incelenmesiyle ortaya çıkabilir.
ORTAK PAZAR
Bilindiği gibi Türkiye yaptığı antlaşma ile 1995 yılında kesin olarak Ortak Pazar'a girecektir. Aynı zamanda daha evvel saydığımız gelişmeler ışığında Türkiye'de özellikle 1963 yılından sonra gelişen ve genellikle gelişmiş kapitalist ülkelerin metropollerin, yani kendi teknolojilerini üretip geliştirerek yaptıkları ve temel girdileri bakımından da büyük ölçüde dünya kapitalist sistemindeki üretimi denetiminde tutan ülkelerin ürettikleri mallarının taklitlerini yapan bu çarpık sanayileşme içindeki montaj kesimi (ki bu kesimde Koç Holding grubu ağırlıktadır.) Ortak Pazar'a girişten tedirgin olmaktadır. Çünkü Ortak Pazar ülkeleri arasındaki gümrük duvarları kaldırıldığında hemen hemen her bakımdan dışarıya bağımlı olduğundan maliyetleri metropol ülkelerdeki üretimin maliyetlerinden yüksek olan montaj sanayi zarar görecektir. İşte bu gerçeği gören Koç Holding grubu baştan beri Ortak Pazar konusunda dikkatli bir tutum takınmış ve son günlerde ise bazı tedbirler alınmasını önermiş, tedbir alınmadığı takdirde sanayimizin zarar göreceğini (yani montaj sanayinin zarar göreceğini) söylemiştir. Böyle bir ortamda müşterisi devlet olan silah sanayi ortaya çıkınca, Vehbi Koç müşterisi hazır ve sağlam olan bir dala yaslanmayı kendi uzun vadeli çıkarları açısından yararlı görerek atılmıştır. Çünkü getirdiği öneri ordunun Jeep ve taşıt araçlarını üretmektir. Yani o zaman Ortak Pazar'a girilse dahi, devlet kendi sınırları içindeki üretime müşteri olacağından dışa bağımlı montaj sanayi kesimine halkın sırtından alınan vergilerle kaynak aktarılacaktır. Son günlerdeki tartışmaların bir yönü de bu şekilde görünmektedir.
SONUÇ
Kısaca özetlersek II. Dünya Savaşı sonrası gelişmelerle birlikte Türkiye'de uluslararası tekelci sermaye ve onunla bütünleşmiş yerli tekelci sermaye çarpık bir sanayileşme yaratmıştır. Bu olgu ile birlikte kapitalizmin anarşik işleyişi, yapısal çelişkileri enflasyon, işsizlik, yatarım alanları ve pazar darlığı vb. gibi sorunları ortaya çıkarmıştır. Bütün bu sorunların yapısal olması ve yapısal çözümleme yapılmadan yani sistem değişmeden sorunlar kalkmayacağından uluslararası tekelci sermaye ve onunla bütünleşmiş yerli tekelci sermaye bir kaos içinden bocalamaktadır. Sorunların yoğunlaşması kendi içlerindeki çelişkiler ve emekçi sınıf ve tabakalar ile olan çelişkileri bir taraftan, halkın mücadelesi diğer taraftan onların iktidar olabilmelerini zorlaştırmaktadır. Halkın gelişen mücadelesi karşısında, büyük zorlamalarla iktidarı sürdürmeye çalışmakta, sorunlara uzun vadeli çözümlemeler getirmek yerine kısa vadeli çıkarları gözeterek işlemlere girişmeleri ile nasıl bir çıkmaz içinde olduklarını göstermektedirler. Dar boğazda olduklarını, talep yetersizliği olduğunu, enflasyonun arttığını söyleyenler, tekel kârları ile mal satamadıklarından yakınmadan başka birşeyden bahsetmiyorlar. Yani kendi çıkmazlarının ürünleridir bu sorunlar. Kısacası uluslararası tekelci sermaye ve onunla bütünleşmiş yerli tekelci sermaye çözümü bu yapıda olamayacak olan, sınırları dar bir denklemin içinde bocalamaktadır.







