Dünyanın her yanından gelen eylemciler Wall Street’te kapitaist sistemi protesto ediyor.
Neoliberalizm denilen talan düzeninin tek tarifi vardır: Kârlar kapitalistlerin kasalarına, zararlar çalışanların ceplerinden!
Hemen hemen iki haftadır, dünya bir büyük deprem öncesindeymiş gibi sarsıntılar geçiriyor. Bu sarsıntıların en karakteristik yönü bunların artçı mı öncü mü olduğunun kimse tarafından kestirilememesi. Dikkatli analizciler öngörülerini ihtiyatla öne sürerken niyetini konuşturanların iddiaları, iddianın akşamına varmadan yalanlanıyor. Ağırlıklı öngörü henüz krizin başlangıcında bulunduğumuz şeklinde.
ABD dünyaya nizam vermeye kalkışırken kendisi içeride bir çöküntü ile yüzyüze geldi.
Kapitalist ekonomi kendisini sürekli krizlerle yeniden üretir. Derin çöküşlere gitmeden, resesyon denilen piyasa gerilemeleri ortalama olarak her beş yılda bir tekrarlanır. Kiminin yıkımı, kiminin hayat bulması olarak bir döngü sürer gider. İçinde bulunduğumuz yıllarda ABD ekonomisinin durgunlukla enflasyonun birarada gittiği ve resesyona ilerlediği kabul ediliyordu. Konut sektöründen ürediği kabul edilen mali krizin bu resesyonla çakışması 1929 türü bir krize ilerlenebileceği ve tabii ona göre çok daha büyük bir ekonomi söz konusu olduğundan, ne kadar yüksekten düşülürse o kadar büyük zararlara uğranılacağı gerçeğinin ifade ettiği gibi, daha büyük yıkımların beklenmesi gerektiği tahminleri yapılıyor.
Globalizm sermayenin en serbest dolaşımıydı, ama krizin de en serbest dolaşımını peşinden sürükledi. ABD’deki banka iflaslarını takip eden tüm dünyadaki borsa düşüşleri, krizin etkilerinin mali sektörün dışına taşma habercisinden başka bir şey değildir. Eğer bugün, ABD hazinesi vergilerden derlenen 850 milyar doları hükümetin emrine vermemiş olsaydı, 1929 benzeri bir yıkımı yaşamak kaçınılmaz olacaktı. Finans kurumlarının krizinin onların sermaye ortağı olduğu başka kurumlara geçmemesi olanaklı mıdır? Hele bunlar arasındaki bağ sadece bir holdinge ait iki firma ilişkisinden öteye sermaye ortaklığı ilişkisiyse bundan kurtuluş olamaz. Birbirine ortak olan iki şirketten biri banka biri de üretim sektöründeki bir kuruluş ise, finans kurumunun iflası, onun sağladığı desteğin kesilmesi, reel üretim alanındaki firmayı da hemen etkiler.
Krizin varlığında ortaya çıkan sorunsal, kapitalizmin bir kalp krizi yaşamış gibi ölmesi değil, şimdiye değin kurulmuş olan ideolojik hegemonyanın kırılmasıdır. SSCB’nin çöküşüyle de beslenmiş olan kapitalizmin, rekabetin, bireysel girişimin, serbest pazarın geliştirici ve iyileştirici olduğu iddiaları şimdi yerlebir oldu. Yıllarca çalışanları rekabetin, serbest piyasanın üstünlüğü ve “piyasanın sihirli eli” yalanlarıyla aldatanların bu hayal oyunu, kendi iddiaları temelinde yıkıldı. Bu nokta zahiri ideolojik yenilgimizin artık kesin olarak dönüm noktasını oluşturuyor. Tarih, Karl Marx’ın haklı olduğunu, bir kere daha papazlara bile itiraf ettirecek bir biçimde kanıtladı.
Tek çarenin devlet müdahalesi olduğu bir noktaya, yani kurtuluşun ancak kasten sosyalizmle eşitlenen devlet müdahalesinde olduğunun kabullenildiği bir noktaya gelindi. Elbette ki, ne devletçilik ya da devlet müdahalesi sosyalizmdir (sermaye için öyle olabilecek olsa da) ne de bir kurtuluş biçimidir. Bu esasında yeni bir talan mekanizmasının oluşturulmasıdır. Sistemi ciddi sıkıntılara sokmadan faturasını dünya halklarına çıkarmak istiyorlar.
Dünya oligarşisinin, bütün iddialarını bir yana koyarak devlet müdahalesine başvurması, esasında bir korkunun ifadesinden başka bir şey değildir. Yoksa krizler kapitalizmin ayrılmaz parçalarını oluşturur ve bir anlamda da kendisini yeniden üretmesinin bir yoludur. Pazarın yeniden paylaşımı, sermayenin merkezileşmesi ve tekelciliğin dünyaya egemen olması, bu kriz denen doğal seleksiyon sayesinde gerçekleşti. Ama yaşanan tarihsel deneyim, dünya oligarşisini, şu anda her ne pahasına olursa olsun, sonradan hangi faturalar ödenecek olursa olsun mevcut krizi yavaşlatmak, zamana yaymak ve işçi sınıfının karşı tepkisinin gelişmesini önlemeye yönelik tedbirler almak için, yarı gönüllü de olsa işbirliği yapmaya zorluyor.
Devletin ekonomiden elini çekmesini savunan neoliberalizmin nasıl bir talan sistemi olduğunu, ABD ve AB hükümetlerinin aldığı kararlar ortaya koyuyor. Devletin elinde ne varsa özel sermayeye devrederken, sosyal devlet harcamalarını kesmeyi de devletin ekonomiden elini çekmesi olarak kabul ettirmişlerdi. Şimdi sermaye kurumları iflasa sürüklenirken bunu devletin ve dolaysıyla toplumun tümümün üstlenmesini istiyorlar.
Türkiye’ye yansıması kaçınılmaz
Krizin Türkiye’ye yansıyıp yansımayacağı üzerine tartışmalar sürerken bu yansımanın kaçınılmaz olduğu haberini yine burjuvazinin kimi kurumları verdi. Şimdiden AB’ye yapılan ihracatın ciddi ölçülerde azaldığı ortaya çıktı. Zaten başka türlüsünün mümkün olması da beklenemezdi.
TC’nin ABD emperyalizmiyle geliştirmiş olduğu bağımlılık ilişkileri ise her adımda başına yeni dertlerin sarılmasına neden oluyor. Kürt ve Kıbrıs meseleleriyle yaratılan açmazlar, iki yeni öğeyle de iyice keskinleşti. ABD’nin İran ve Kafkaslara ilişkin politikaları, Türkiye açısından yeni problem kaynakları olarak sahnenin önüne geldi. Krizin boyutları bu dertlerin de ne şekil alacağını belirleyecek.
ABD’yi saran mali krizin gittikçe genel bir dünya kapitalist krizine dönüşmesi olasılığı gün be gün güçleniyor. ABD’nin krize sürüklenmiş olması saldırganlığına sınır getirebilir düşüncesini uyandırsa da, bütün savaşların esasında krizlerin silahla çözümü olduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor. Krizler bir yandan emperyalizmi güçten düşürürken, diğer yandan da saldırganlığını artırır. Yeteri kadar yenilgi almadan, iyice dizlerinin üstüne çökmeden, ABD’nin bir dönemin bittiğini kabul etmesi ve onun gerektirdiği faturayı ödemeye hazır olması olanaklı değil.
Krizin girdabına düşmüş bir Türkiye’de sınıflar arası çelişkiler bugünkünden daha da şiddetli hale gelecektir. Krizin yaratacağı yeni durum, artık AKP’nin her şeyin iyi gittiğine ilişkin nutuklarının anlamsız hale gelmesini sağlayacağına kuşku duymamak gerekir. Son yıllarda tamamen yabancı sermaye girişi ve dış açık sayesinde sağlanmış olan istihdam üretmeyen büyüme, mali krizin reel sektörü de içine almasıyla birlikte iflaslar, işten çıkarmalar ve pahalılıkla taçlanacaktır. Bu sınıf mücadelesinin geçmişle mukayese edilemeyecek ölçülerde gelişmesinin de olanaklarını yaratacaktır. Kapitalizmin dünya çapındaki krizi bunun imkanlarını hazırlıyor; sosyalistler imkanı olguya dönüştürmekle yükümlüdürler.
Siyaset sahnesinin dışına sürüklenmiş olan işçi sınıfının yeniden siyasete müdahalesinin olanaklarını yaratma anlayışında birleşerek ve 21. yüzyıl sosyalizmini, geçen yüzyılın batan sosyalizminin eleştirisi üzerinde yükselterek, görünen ışığı kapitalizmi aşmanın bir imkanı haline getirmek, bugün çok daha mümkün görünüyor.
Neoliberalizm denilen talan düzeninin tek tarifi vardır: Kârlar kapitalistlerin kasalarına, zararlar çalışanların ceplerinden!
Artık paradigma değişti: Neoliberalizm bitti, tek seçenek sosyalizmdir şiarıyla sözümüzü doğrudan söylemeliyiz. Sosyalizme de savunma değil saldırı yakışırdı.
MAHİR SAYIN (Arşivi) / MUSTAFA KAHYA (Arşivi)
Kaynak; RadikaL İKİ















