Tarihten; Bilim ve Teknoloji

Yeryüzünde birlikte yaşadığı diğer canlılardan ellerini ve beynini kullanabilme becerisiyle ayrılan insanoğlu, varoluşundan bu yana geçen yüzbinlerce yıl içinde dünyayı tanıma, değiştirme ve dönüştürme yolunda sayısız adımlar atmıştır.
İlkin doğada hazır bulduğu taş ve benzeri sağlam malzemeyi olduğu gibi kullanmış, ardından ateşin icadıyla yine doğada hazır bulduğu çeşitli maddeleri işleyerek daha nitelikli maddesel dönüşümler gerçekleştirmiştir.
Önce çok basit ve özünde kimyasal bir pratik olan yemek pişirme ortaya çıkmış, giderek çömlekçilik ve metal işleme gibi daha özel bilimsel kullanış biçimlerine geçilmiştir. O dönem insanının öncelikli gereksinimleri göz önünde tutulacak olursa, ilgisinin, bitkiler ve hayvanlar hakkında bilgi toplayıp bu bilgiyi aktarmaya yönelik olduğu kolaylıkla ileri sürülebilir.
Arkeolojik bulgular, ilk insanın avcılık ve besin toplamaya dayalı Yontma Taş Devri’nin sonuna doğru, çeşitli av aletleri, çengeller, zıpkınlar, barınmak için kulübeler, kürklü giysiler, çanta ve kovalar, tekneler gibi zengin bir alet donanımına sahip olduğunu gösteriyor.
Günümüzden yaklaşık onbin yıl önce su boylarında yaşayan kavimlerin tarımı bulmalarıyla uygarlığın bir üst evresine geçildi. Avcılık ve toplayıcılık dönemlerindeki göçebelik terkedildi. Tarım ve hayvancılığın yapılabildiği köy – kent yerleşimleri ortaya çıktı.
Yerleşik düzene geçilmesiyle birlikte metal işlemecilik, bakır ve kalaydan tunç yapımı, döküm, lehim, perçin işleri geliştirildi. Buna bağlı olarak, Tunç Devri’nde silah yapımı, ağaç işlemeciliği, marangozluk gibi alanlarda gelişmeler sağlandı. Bugün kullandığımız masa, sandalye, koltuk gibi eşyalar, o dönemlerde metal testereler sayesinde ağacı büyük bir yetkinlikle işleyebilen Mısırlı marangozların tasarımlarının neredeyse aynısıdır. Benzeri şekilde, metal keskilerle yapılabilen düzgün köşeli tuğlalar bina yapımlarında bildiğimiz kübik köşeli formların kullanılmasına olanak sağlayarak bugün içinde yaşadığımız dört duvarlı binaların öncelini oluşturdu.
Gelişen metal aksamlar ve ağaç işlemeciliği gemi inşasının, dokumacılık da gemilerde yelken kullanımının ortaya çıkmasını sağladı. Böylelikle ilk kez insan/hayvan gücü dışında bir güçten – rüzgârdan - yararlanıldı. Artık daha sonra gelecek yel ve su değirmenlerine, buhar makinalarına yol açılmıştı. Bu sayede gemilerin açık denizlere çıkabilmeleri, içinde bulundukları coğrafyayı tanıma amaçlı yolculuklar yapılabilmesi mümkün oldu.
Öte yandan kara ulaşımında da tekerlek ve hayvan gücü devreye girmiş, çizgisel hareketin yanısıra çembersel hareketin de günlük hayatta yer almasıyla, mekanik bilimi de iyiden iyiye serpilip gelişmeye yüz tutmuştu. Kent kültürünün bir gereği olarak standartlaşma gereksinimi, ağırlık ölçü birimini zorunlu kıldı. Ayrıca değerli metallerin ticari değerini bulmak da ağırlıklarının ölçülmesini gerektiriyordu. İşte bu nedenle ağırlık ölçmenin aracı olarak teraziyle birlikte, statik ve denge kavramları ortaya çıktı.
Yine aynı dönemde insanoğlunun buluşlarının en büyüğü olan yazının, Dicle-Fırat havzasında, Babil-Sümer uygarlığında ortaya çıktığını görüyoruz. Ancak tam olarak gelişebilmesi, nesnelerin değil de seslerin simgelerle ifade edilebildiği alfabenin oluşturulması, Demir Çağı’na dek mümkün olamadı.
Oysa  matematik-aritmetik yazıdan da önce kullanılmıştı. Böylece hayvanlar, tarladaki ürünler sayılabilmiş, toplama – çıkarma gibi işlemler yapılabilmişti. Hesaplamalarda kolaylık sağlaması açısından, ilhamını el parmaklarının sayısından alan ondalık sayı sistemi kullanılmaya başlanmış; Çinliler’in geliştirdiği abaküsle birlikte teknolojinin ilk örnekleri de tarih sahnesine çıkmaya başlamıştı..
Bu dönemde inşaat işlerinin gelişmesiyle birlikte, geometri de gelişmiş, hesaplanabilen alan ve hacim kavramlarına varılmıştı. Bir piramitin hacim hesabı Mısır matematiğinin büyük bir başarısı ve aynı zamanda da, 18.yy’da bulunup günümüze dek en çok kullanılan hesaplama tekniklerinden biri olan integralin habercisiydi.
Aynı dönemde yoğun olarak gökyüzü gözlemleri yapılıyor, ay, gezegenler ve diğer gök cisimleri hakkında bilgiler derleniyordu.
Gökbilgisinde olduğu gibi, tıp alanında da gelişmeler yaşanıyor, kentte ortaya çıkan benzer vakaların birbiriyle kıyaslanması ve gözlemler sonucunda biriktirilen deneyim ustadan çırağa aktarılıyordu. Bu deneyim ve gözlemlerin yazılı hale getirilmesiyle birlikte anatomi ve fizyoloji bilimlerinin temelleri atılmış oldu.
İnsan hayatına eklemlenen buluşlar, kullanılan teknikler, yani kabaca bilim, toplumsal yaşamda  kaçınılmaz bir şekilde değişikliklere yol açtı.
İlkel avcılık ve toplayıcılıkla geçinilen önceki göçebelik döneminde insan, çalışmasıyla ancak kendi gereksinimlerini karşılayabiliyor, üretimi bunun dışına çıkamıyordu. Bu nedenle herkesin çalışması gerekiyordu. Dolayısıyla kabileler arasında yapılan savaşlarda ele geçirilen esirleri köleleştirmenin bir anlamı yoktu. Bunlar ya öldürülüyor ya da kabileye katılıyordu.
Oysa  tarımın gelişmesi ve yerleşik düzene geçişle birlikte sağlanan bilimsel gelişmeler sonucunda, tarımda çalışan bir kişi kendi gereksiniminin çok üstünde ürün elde edebilir hale geldi. Bu aynı zamanda da köleciliğin doğması demekti. Bu olguyla birlikte ucuz insan gücü ve köle emeği önem kazandı. Köleleştirme ve yağmalama savaşlarının sonucu olarak kent savunmalarının güçlendirilmesi gerekti. Bu da savaş tekniklerinin ve silahların  geliştirilmesi anlamına geliyordu.
Bu aşamada bulunan yeni bir metal sağladığı olanaklarla uygarlığın yeni bir sıçrama yapmasını sağladı ve demir medeniyet tarihinde yerini aldı.
Demir ve çeliğin işlenebilmesi ve özellikle de silah yapımında kullanılmasıyla birlikte, insanlık önünde yepyeni ve geniş ufuklar açıldı. Demir Çağı’nda yerleşik topluluklar bulundukları yerlerden kalkıp uzak bölgelere doğru hareketlendiler. Öte yandan demirden yapılan aletler sayesinde geniş araziler sürülüp tarıma açıldı.  Aynı zamanda, demir aksamlı yeni ve güçlü gemiler denizlere çıkıyor, ticaret ve nüfus hareketleri canlanıyordu.
Böylece Avrupa kısa zamanda geniş tarım alanları ve giderek artan yoğun bir nüfusla karşı karşıya kaldı. Bu olgu sonucunda Batı ülkeleriyle, Doğu’nun ırmak sulamasına dayanan eski uygarlıkları arasındaki denge giderek değişmeye başladı.
Eski Doğu’ya en yakın yeni Batı ülkesi Yunanistan’dı. Sümer ve Babil, hatta Çin ve Hint uygarlıkları Anadolu ve Mısır üstünden hızla buralara akmaya başladı. Bu kaynaşma dönemiyle birlikte, yepyeni bir uygarlık -Antik Ege ve Yunan kent devletleri- ortaya çıktı. Yelken, tekerlek ve demirin günlük yaşama girmesiyle dünya birdenbire hareketlenmeye başlamış ve yeryüzünde yepyeni dengeler ve kültür merkezleri ortaya çıkmıştı. Bunların en önemlisi hiç kuşkusuz Antik Yunan’dı. Yunanlılar Doğu’dan devşirdikleri kültürü olduğu gibi benimsemeyip, işlerine geleni, beğendiklerini, önemli saydıklarını seçip aldılar ve hem daha basit, hem daha soyut, hem de rasyonel bir biçime sokarak sistemleştirdiler. Böylece eski uygarlık bilgileri insanlığa Yunanlılar aracılığıyla aktarıldı ve o zamandan bu yana da bilgi süreci hiç bir zaman kesintiye uğramadı.
Yunanistan’da demirin kullanılmaya başlanması, balta – çekiç gibi bütün saplı aletlerin ve kıskaç, kerpeten, pergel gibi eklemli aletlerin üretilmesini olanaklı kılmıştır. Daha sonraları Yunan matematiği ile Mısır ve Suriye tekniklerinin birleştirilmesi, dönmeli hareketin uygulandığı değirmen, cendere, kasnak ve bucurgatla birlikte hidrolik ve havayla çalışan araçlar, su kaldıraçları ve tulumbalar gibi son derece önemli araçların bulunmasına yol açtı. Bununla birlikte bu tür gelişmeler bilginleri pek etkilemedi. Bunun en önemli nedeni, kölecilik sisteminden kaynaklanan bakış açısıyla, her türlü kol işçiliğinin hor görülüp küçümsenmesiydi. Zanaatkâr ve kol işçisinin, düşün dünyasına gömülmüş filozofa kıyasla çok aşağı bir düzeyde bulunduğu genel kabul gören bir düşünüştü. Bu genel küçümsemenin dışında kalan tek alan mimarlıktı.
Elbette Yunanistan’da tekniğin bilim üstündeki etkileri oldukça fazlaydı, fakat eski uygarlıklara kıyasla yine de çok azdı. Dolayısıyla Yunan bilimi, daha genel ve bağımsız yönde gelişecek, ama deneysel yöntemin denetiminden uzak olduğu için tahminler ve soyutlamalar içinde sıkışıp kalacaktı.
Bu dönemde, Heraklit, Pisagor, Tales gibi filozoflar doğayı anlamak ve yorumlamak çabasıyla matematik ve geometriye çok değerli katkılar sağladılar. Bağımsız kent devletlerinin çöküntüye uğrayıp yeni tip kara imparatorluklarının ortaya çıktığı Hellenistik dönemde, Mısır’da yeni kurulan İskenderiye kenti bilimin yeni beşiği haline geldi. Burada Müze’nin kurulmasıyla, toplum tarihte ilk kez bilimin sağladıklardan yararlandı. Sonuç; Öklid, Arşimet ve Hiparkus’un önderliğinde matematik, mekanik ve gökbilgisi dallarında gerçekleştirilen görkemli bir ilerlemeydi. Öyle ki bilimler ilk kez kendi içinde uyumlu bir bütünlüğe kavuşturulacak ve ortaçağ karanlığı içinde kimi bilimsel bulguların kaybolmasına rağmen, arta kalanlar yaklaşık 2000 yıl sonra bile bilimin yeniden canlanabilmesine yetecekti. Böylece modern anlamda bilim ve sanatın ya da genel deyimiyle Batı uygarlığının temelleri atılmış oldu. Bu dönem aynı zamanda zanaatkârların ve  usta işçilerin mesleki uygulama ustalıklarını mühendislik düzeyine ulaştırdıkları bir dönemdir. Teknolojik ilerlemelerin büyük bir bölümü, zanaatçılar tarafından gerçekleştirilen değişikliklerin birikiminden doğdu. Sanatçılar bir anlamda Darvinci doğal ayıklamaya benzer bir yöntemle, bu değişikliklerin daha yararlı olanlarını kullanıp tekrarladılar. Fayda sağlamayanları ise ıskartaya çıkarıp attılar. Böylece giderek daha düzgün ve yararlı tasarımlara ulaştılar. Eski devrin mühendisleri, düşünmek, denemek başarısızlığa  uğramak ve yeniden denemek için yeterli zamanları olması koşuluyla, bugün temel olduğunu düşündüğümüz bilgiler ve meslek araçları olmadan bile harikulade eserler yarattılar. Yaşadıkları dönemin bilimiyle çok zayıf bağları olmasına karşın, bu olgu mühendisliğin başarılarını engellemedi. Doğa filozoflarının, bir cismin biçiminin suda yüzmesine mi, yoksa batmasına göre mi belirleneceği üzerine fikir yürüttükleri bir dönemde, Roma mühendisleri, binaların, köprülerin mancınıkların ve kalyonların tasarımlarını yapıp inşa ettiler.  Çin, Hindistan ve Ortadoğu, porseleni, metalurjiyi, kanal ulaşımını, köprü yapımını, gemiciliği ve daha bir çok şeyi geliştirerek, eski devrin teknolojisine oldukça önemli katkılar sağladı. Avrupa’nın Ortaçağ’ı yaşadığı bir dönemde bilim ve buluş yeteneği İslam ülkelerinde ve Doğu’da ilerledi.  Bununla birlikte, mühendisliğin bundan sonraki gelişimi Batı odaklı oldu. Çünkü teknoloji Doğu’da zayıflarken, Avrupalı mühendisler, dışardan fikir alıp kullanmaya, uyarlamalar yapmaya ve icat etmeye devam ettiler. Rönesans, bilimsel devrim ve sanayi devrimi, Batılı mühendislerin bilgi, beceri ve araçlarında benzeri görülmedik ilerlemeler sağladı. Görselleştirme, üretimin örgütlenmesi ve bunun da ötesinde bilimsel araştırmalar için etkin yönetimlerin ortaya çıkışı - kontrollü deneyin matematik çözümlemeyle birleştirilmesi - mühendisliği sanata dayalı geleneklerden bugün bildiğimiz mesleğe dönüştürdü. Modern bilimin mühendislik üzerine ilk etkisi, varolan teknolojinin sistematik bir biçimde incelenmesi yönünde oldu. Teknoloji ürünü nesneler üzerinde yapılan deneyler ve çözümlemeler, mühendislerin kör ve bilinçsiz deneme yanılma yönteminden vazgeçip, onun yerine binalarının dayanıklılığını ve makinalarının verimliliğini arttırmalarını sağlayan tasarım kuralları ve tahmin yöntemleri ortaya çıkarmalarına önayak oldu. Bilimin varolan teknolojiyi tüm ayrıntılarıyla inceleyip gelişmesini sağlayarak ilerlemesinin, mühendislik açısından derin bir anlamı vardı. Deney ve çözümleme süreçlerinin birlikte gelişmesi, bilime de katkı yapıyordu. Bu sayede daha önce yeterince açıklanamayan bir çok süreç ve olgu ortaya çıkıyor, temel bilimlerde ilerlemelere yol açan pek çok incelemenin önü açılıyordu. Mühendislik çözümlemelerini geliştirme çabaları böylelikle bilimin gelişmesi üzerinde de etkili olmuş oldu. Modern dönemde bilim adamlarının ve mühendislerin, ilgi alanları ve kullandıkları yöntemler açısından birbirlerine hayli yaklaştıklarını görüyoruz. Bununla birlikte, modern bilim ve mühendislik, amaçları, yöntemleri ve misyonları  açısından birbirinden faklı disiplinlerdir.
Bilimin amacı, doğanın yasalarını keşfetmek, davranışlarını kavramak olduğu halde, mühendislik, insanlığın ihtiyaç ve arzularına hizmet eden teknolojiler yaratmak amacını güder. Bilim, doğayı varolduğu haliyle kavrayarak onun ne olduğu ile ilgilenirken, mühendislik gelecek üzerine odaklanır ve doğayı değiştirir. Daha önce varolmayan ürünler, yöntemler ve sistemler geliştirerek yeni bir maddi çevre yaratır.

Bu yazı Çağdaş Tuncay’ın Uygarlığın Seyir Defteri ve E. Lewis’in Teknolojinin Başyapıtları eserlerinden faydalanılarak hazırlanmıştır