Gaye YILMAZ (**)
Su kaynakları ve su-dağıtım şebekelerinin özelleştirilmesi ve
ticarileştirilmesi yönündeki baskılar, 1970�li yılların başından
itibaren yükselişe geçmiş ve toplumların gündemini işgal etmeye
başlamıştır. Günümüzde, Türkiye de dahil olmak üzere bütün ülkelerde
Hükümetler ve şirketlerden gelen baskıların görece meşruiyet
kazanmasını sağlayan en temel gelişme, 'iklim değişikliği' (climate
change) ya da 'küresel ısınma' (global warming) adı verilen olgunun
kendini hissettirmeye başlamış olmasıdır. Her ne kadar doğadaki bu
köklü değişiklikleri de tümüyle kapitalist toplum düzenine bağlayan
yaklaşımlar bulunsa da, birbirinden bağımsız, iki ayrı olay olarak
suyun özelleştirilmesinin küresel ısınma ile ilişkilendirilmesi, bu
konudaki analizlere öncelikle sorunun 'konjonktürel mi yoksa yapısal mı
olduğu' sorusuyla başlamayı zorunlu hale getirmektedir. Başka bir
deyişle, bu yazının asıl amacı, suyun metalaşması yönündeki mevcut
eğilimlerin teorik geri planına olabildiği ölçüde ışık tutmaktır.
Özellikle bu eğilimi durdurmaya ve geri döndürmeye yönelik mücadeleler
göz önüne alındığında, sermaye birikim süreci ile suyun metalaşması
arasındaki ilişkinin (eğer böyle bir ilişki varsa) ortaya konmasının,
mücadelenin esas hedefinin belirlenmesi ve muhalefetin hangi temelde
geliştirilmesi gerektiğinin bilinmesi açısından önemli olduğu kabul
edilmektedir. Bu çalışmada özetle, eğer doğanın tahammül kapasitesi
yine doğanın kendi içsel dinamiklerinden kaynaklanan çeşitli gelişmeler
dolayısıyla bugünkünden daha yüksek olduğu halde sermaye birikiminde
bugünkü aşamaya ulaşılmış olsaydı suyun metalaşması yönündeki
baskıların olup olmayacağı analiz edilmeye çalışılacaktır. Çalışmanın
odaklanacağı asıl soru suyun metalaştırılmasının sermaye birikimi
açısından nasıl bir anlam ifade ettiğini ya da su kaynaklarının devlet
elinde olması ve dağıtımın devlet tarafından yapılması ile kapitalist
şirketlerin mülkiyeti altında olması arasındaki farkın birikim
üzerindeki etkilerini anlamaktır.
Suyun Metalaşma Yolculuğunda Uluslar arası Süreç
Su sorununun küresel ölçekte ilk kez ne zaman ele alındığı sorusu
sorulduğunda ilk karşılaşılan yapı IWRA (1972), Uluslar arası Su
Kaynakları Birliği adındaki sivil oluşumdur. IWRA'nın ilk kurulduğu
tarih, özellikle 1970'li yılların başında kendini ortaya koyan ve kar
oranları düşüş eğiliminden kaynaklanan krizi çağrıştırmaktadır. Buna
karşın, kapitalizmde krizlerin belli süreçleri hızlandırıcı etkisi göz
ardı edilemeyecek bir durum olsa da, çalışmanın akışı içersinde suyun
metalaşmasının aslında krizleri de içeren sermaye birikim sürecinin bir
gereği olduğu gösterilmeye çalışılacaktır.
Her ne kadar adı
"uluslar arası" olarak geçmekteyse de merkezi ABD'de olan IWRA
devletler üzerinden değil, şirketler üzerinden işleyen bir yapıdır.
Dünya Su Konseyi'nin (WWC) 9 kurucu kurumundan biri olmakla övünen, 110
ülkeden 1400 civarında şirket, kurum ve birey statüsünde üyeye sahip
olan IWRA aynı zamanda WWC-Dünya Su Konseyinin 1997 toplantısı ile
Dünya Su Kongresine de ev sahipliği yapmıştır (Supolitik, 2008).
Muhalif
hareketlerin gündemine ilk kez WWF-Dünya Su Forumu ile birlikte giren
uluslar arası kuruluşların başında ise WWC-Dünya Su Konseyi
gelmektedir. Kuruluş tarihi 1996 olan WWC'nin misyonu ise oldukça
eskilere dayanmaktadır. İlk Hükümetlerarası su Konferansı 1977 yılında,
BM bünyesinde yapılmıştır. 1980 yılı ise, BM'in bu kez takip eden 10
yıl boyunca "Uluslar arası İçme Suyu Arzı ve Hijyen Koşullarının
İyileştirilmesi" hedefine odaklanma yönünde karar aldığı yıldır. Aynı
tarihlerde henüz ortak kullanıma konu olan su kaynakları için BM karar
metninde kullanılan ve doğrudan kapitalist piyasa ekonomisini
çağrıştıran "arz" sözcüğü, suyun metalaştırılma sürecinin ilk
işaretleri arasında sayılabilir.
Diğer yandan su
konusunda bir dünya konseyi (WWC) kurma düşüncesi ilk kez 1992
tarihinde Dublin'de yapılan BM Uluslar arası Kalkınma ve Çevre
Konferansı ile Rio'da yapılan Yeryüzü Zirvesinde dile getirilmiştir.
1994 yılına gelindiğinde, IWRA-Uluslar arası Su Kaynakları Kurumu,
Kahire'de düzenlediği 8. Dünya Su Kongresi'nde konuyla ilgili özel bir
oturum ayarlamış ve bu oturum, bir Dünya Su Konseyi (WWC) kurulması
yönündeki önergeyle sonlanmıştır. Hedef, "küresel ölçekte su yönetimi
alanında verilmekte olan etkisiz, dağınık ve birbirinden kopuk
çabaların bir şemsiye kurum altında ortaklaştırılması" olarak
belirlenmiştir.
Dünya Su Konseyi
(WWC) ile Dünya Su Forumu (WWF) ikincisi, birinciden doğmuş olan iki
yapıdır. Gerçekten de internette WWF arandığında ya farklı yıllarda
yapılan forum toplantıları için �etkinlik bazında- hazırlanmış siteler;
ya da doğrudan WWC'nin kendi sitesi çıkmaktadır. Daha önce de
belirttiğimiz gibi WWF-Dünya Su Forumu 1997 yılında Dünya Su Konseyi
ile eşzamanlı olarak ve Konsey tarafından kurulmuştur. WWF'nin ikinci
toplantısı 2000 yılı Mart ayında Hollanda'da gerçekleştirilmiştir. Her
üç yılda bir toplanan WWF'nin bir sonraki toplantısı ise 2003 yılında
Osaka/Japonya'da yapılmıştır. Öte yandan, 2006 yılında Meksika'da
yapılan WWF toplantısından itibaren bir şeyler değişmeye başlamış;
WWF'nin "toplumcu" maskesi düşerken gerçek yüzü daha bir görünür hale
gelmiştir. Yüz bini aşkın insanın katıldığı yığınsal ve militan
protestolara sahne olan WWF -2006, WWC'nin sitesinde tabii ki farklı
bir hikâye ile yer almıştır (Supolitik, 2008).
İklim Değişikliği, Suyun Ekolojisi ve Su Üzerinde Mülkiyet Hakkı Tesisi
Üretimin belli toplumsal ilişkileri altında insan, kendi yaşamını
sürdürmek için -diğer insanlarla kurduğu karşılıklı etkileşimlerin
sonucu olarak- içinde yaşadığı dünyayı dönüştürür. Bu süreç, doğası
gereği toplumsal bir süreçtir. Zira, gerek doğa gerekse insan en
başından beri maddi ve kültürel açıdan bütünüyle toplumsal ve
tarihseldir (Swyngedouw, 2002:2).
Buna karşın, yer/doğanın üretim süreci, zorunlu bir biçimde
doğa/toplumun yaratıcı yıkımı anlamına geldiği için kaçınılmaz olarak
çelişkili bir süreçtir. Kapitalist toplumdaki çatışmalı toplumsal güç
ilişkileri, mevcut koşulları yıkarak yerine yeni oluşum ve
karakteristiklerin geçtiği sürekli bir dönüşüm sürecinde düzenlenir (Swyngedouw, 2002:2).
Suyun günümüzdeki macerası da Swyngedouw'un altını çizdiği anarşik,
hatta şizofrenik bir dizi dönüşümden geçerek bugünkü noktaya
ulaşmıştır.
Dünyanın
yaklaşık dörtte üçü su ile kaplı olmasına rağmen suyun %97.5'i
denizlerde olması dolayısıyla kullanılamaz durumdadır. Yeryüzünün
denizler dışında kalan bölümlerinde mevcut tatlı suyun oranı ise sadece
%2,5 tur. Buna karşın, tatlı suyun %70'i gibi büyük bir bölümü
kutuplarda buz kütleleri halindedir, kalan %30'un da büyük bölümü derin
yeraltı su küresinde olmak üzere, göl ve nehirlerde bulunmaktadır (Yılmaz, S. 2003).
Öte yandan, temiz su kaynakları buharlaşma-yağmur döngüsü nedeniyle
kendini tekrarlama (yenileme/recycling değil) özelliğine sahiptir. Bu
bağlamda tatlı suyun temel kaynağı, hidrolojik çevrime dayanmakta; yani
su, esas olarak düşen yağmur ve karın dereler, akiferler ve yeraltı
suyunu beslemesinden oluşmaktadır (Shiva, 2007). Yağmur ve karın
kaynağı ise denizlerden buharlaşan sudur ve bunun %90'ı yağmur olarak
tekrar denizlere dönmektedir. Aynı özellik, yani tatlı suyun önce
buharlaşıp; ardından yağmur ya da kar olarak tekrar doğaya dönmek
suretiyle kendini tekrarlaması su kaynakları üzerinde özel mülkiyet
tesis edilmesini, kapitalist sistemdeki mülkiyet edinme biçimlerinden
farklılaştırmaktadır. Zira, belli bir havzada buharlaşan suyun daha
sonra hangi bölge veya havzaya yağmur olarak düşeceğini/düştüğünü
belirlemek mümkün değildir. Esas sahiplik açısından mülkiyetin
kaynağına inildiğinde, toprakta olduğu gibi çevresinin çitlerle
çevrilip, tabela asılması ya da tapu kaydı yaptırılması mümkün olmayan
bir durumla, yani gökyüzünde serbestçe dolaşan bulutlar gerçeğiyle
karşı karşıya kalınmaktadır. Dolayısıyla su kaynakları üzerinde tesis
edilen mülkiyet hakkı yalnızca eleştirel perspektiften ele alındığında
değil; kapitalizmin kendi rasyonalitesi açısından da oldukça şaibeli,
tartışmalı bir görünüm arz etmektedir. Başka bir deyişle, dünyanın en
fazla yağmur alan bölgelerinin, bunu, örneğin, büyük oranda,
buharlaşmanın en yüksek olduğu, denize kıyısı bulunan ve muhtemelen
kuraklık yaşanan sıcak bölgelere borçlu olduğu ileri sürülebilir. Su
üzerinde mülkiyet edinimini sorunlu hale getiren bir diğer durum ise
mülkiyetin devri ya da el değiştirmesidir. Zorunlu bir şekilde biri
alıcı ve diğeri satıcı olmak üzere iki tarafın belirlenmesini ön şart
koşan bu devir işleminde "satıcı, yani ilk sahip kim olacaktır"
sorusunun net olarak cevaplanabilmesi gerekir. Ulus devletlerin toprak
ya da su kaynakları üzerindeki hakkının bir mülkiyet, sahiplik hakkı
mı, yoksa sahiplik olmaksızın bir kullanım hakkı mı olduğu; ya da
devletlerin halklardan ödünç aldığı kullanım hakkını devretme yetkisine
sahip olup; olmadığı gibi sorular daha uzun bir analizin konusudur, o
yüzden burada ele alınmayacaktır. Diğer yandan sınıflı sistemlerde
toplumdaki bütün farklı ve çatışan çıkarları aynı anda temsil ettiği
iddiası dolayısıyla zaten sorunlu olan "satıcının ulus devletler olması
gerektiği" yönündeki tezlere baktığımızda ise soru, ulus devletlerin
suyun esas kaynağı olan, kendi siyasi sınırları içinde kalan
gökyüzündeki bulutların mı, yoksa bu siyasi sınırlar dahiline düşen
yağmur ve karın mı sahibi olduğu biçiminde değişmek zorundadır. Ulus
devletler aynı anda her iki mülkiyete de sahip çıkamayacağı, birini
tercih etmek zorunda kalacağı için su kaynakları açısından zengin olan
devletlerin tercihi ile kıtlık çeken devletlerin tercihi kaçınılmaz
olarak birbirinden farklı olacaktır. Zira, yukarıda da belirtildiği
gibi denizler üzerindeki buharlaşmanın en fazla olduğu bölgeler doğal
olarak aynı zamanda en sıcak, yani kuraklık riskinin de en yüksek
olduğu coğrafyalardır. Bu bölgelerdeki devletler doğal olarak kendi
sınırları içinde kalan bulutlar üzerinde mülkiyet hakkı tesis etmeyi
talep edecek, yüzeydeki su kaynakları zengin olanlar ise siyasi
sınırları dahiline düşen yağmur ve kar üzerinde mülkiyet tesis etmek
isteyeceklerdir. Kimyasal adıyla H2O'nun katı ve likit
formunun özel mülkiyet altına alınması yönündeki bu tür eğilimler
günümüzde oldukça yaygındır. Örneğin, kar gözlem istasyonları, kar
hidrolojileri, kar derinlikleri ve kar yoğunluğunun tespiti (EİE, 2008),
gibi kavramların önümüzdeki dönemde gündemi fazlaca işgal edecek
kavramlar haline geleceğini öngörmek zor değildir. Diğer yandan, aynı
şeyin (H2O) üç farklı formundan bir tanesi üzerinde, yani
bulutlar üzerinde mülkiyet tesis edilememesi özel mülkiyet açısından
sorgulanması gereken bir sorun olarak karşımıza çıkarken; bu koşullar
altında bu şey'in diğer iki formunun nasıl olup ta özel mülkiyete konu
edilebildiği ise ayrı bir soru olarak durmaktadır.
Buna karşın, birinci mülkiyet tipi, H2O'nun
gaz formu, yani bulutlar üzerinde mülkiyet hakkı iddia etmek bilimin
bugün ulaştığı aşamada -en azından henüz- mümkün değildir. Bu durum,
ikinci mülkiyet tipinin zeminini de ortadan kaldırmaktadır, zira suyun
temel kaynağının buharlaşma olduğu konusunda yüzyıllardır aksi
ispatlanamamış bilimsel bir ortaklaşma söz konusudur. Kaldı ki su
üzerindeki bu ikili mülkiyet tartışmasının, kuraklık çeken fakat
buharlaşma oranının çok daha yüksek olduğu ülkeleri, su bolluğu yaşayan
fakat buharlaşma düzeyi çok daha düşük olan ülkeler karşısında alacaklı
ve talepkar bir konuma getirmesi gerekir.
Diğer yandan su
ve iklim değişikliği ilişkisi üzerinden ileri sürülen neo-liberal
tezlerin başında su kaynaklarının verimliliğinin arttırılması gelmekte;
bunu, 'su havzalarına özel sermaye yatırımlarının yapılmasının
kaçınılmazlığı' söylemi izlemektedir. Örneğin Dünya Bankası
raporlarında, son yüz yıl içinde dünya nüfusu üç kat büyürken su
kullanımındaki büyümenin altı kat düzeyine ulaştığı ve en fazla su
tüketilen sektörlerin başında %70 ile tarımın, %20 ile de sanayinin
geldiği belirtilmektedir. Ayrıca DB'nın Dünya Su Komisyonu tarafından
yapılan araştırmalarda, su kullanımının önümüzdeki 30 yılda %50
artacağı öngörülmektedir (WB, 2004)
. Söz konusu yatırımlar için devlet kaynaklarının yeterli olamayacağı
tespiti GKÜ'ler için doğru olsa bile, EKÜ devletlerinin yatırım
finansmanı gibi bir sorununun bulunmadığı da bilinmektedir. Aynı durum,
suyun metalaşmasının teorik geri planının anlaşılmasına duyulan
ihtiyacı da doğrulamaktadır. Başka bir deyişle, sorun, bağımlılık okulu
yaklaşımlarında belirtildiği gibi bir kuzey/güney sorunu değil;
yaşadığı coğrafyadan bağımsız olarak ezilen, emekçi sınıflarla
kapitalist sınıf arasındaki bir sorundur.
Günümüzde suyun
ticarileştirilmesi yönündeki eğilimlerin hız kazanmasının ardında bir
dizi dinamik vardır. Bunlardan bir tanesi, dünyada kullanılabilir
durumdaki su rezervlerinin -iddia edildiği gibi azalıyor olmasından
daha çok-, yetmeme riskinin baş göstermiş olmasıdır. Su rezervlerinin
azaldığı yönündeki tezler, daha çok, yağış ve sıcaklıklardaki
değişimlerin, bölgelerin mevcut su potansiyellerinde önemli azalmalara
neden olacağı ve buna bağlı olarak enerji, tarım, içme suyu ve sulak
alanlar gibi suya dayalı sektörlerde su kıtlığı ya da stresi yaşanacağı
öngörüleriyle desteklenmektedir. Bu bağlamda, örneğin, Avrupa
havzalarında gerçekleştirilen çalışmalar, sıcaklık, yağış ve akışların
önümüzdeki yıllarda bu bölgelerde önemli ölçüde değişeceğini
göstermektedir. Bu değişimlerin, Türkiye'nin de içinde bulunduğu Güney
Avrupa ve Akdeniz kuşağında yıllık ortalama sıcaklıkta 3.0-3.5 oC'lik artış ve yıllık toplam yağışta %15-30'luk azalma düzeyine ulaşacağı tahmin edilmektedir (Özkul; Fıstıkoğlu; Harmancıoğlu, 2008).
Oysa diğer yandan, iklim değişikliği nedeniyle bir yandan dünyanın
belli bölgelerinde su kıtlığı baş gösterirken; aynı nedenden ötürü
kutuplardaki buzların erimeye başlaması da, tersine, kullanılabilir
temiz su kaynaklarını arttırmakta; dolayısıyla dünyanın bazı
bölgelerinde muazzam su fazlası ortaya çıkarken diğer bazılarında aynı
ölçüde kıtlık yaşanabilmektedir. Dolayısıyla sorun, bir yanıyla da
evrensel bir kamu malı üzerinde devletler eliyle tesis edilmiş özel
mülkiyet ve bununla bağlantılı bölüşüm ile ilişkilidir. Bu boyutuyla su
sorununa ütopik bir bakış açısından yaklaşmak da düşünülebilir.
Örneğin, bir simülasyon geliştirilerek; mevcut durumda suyun gerçekten
evrensel bir kamu malı gibi kullanılması halinde bugünkü "kıtlığın" söz
konusu olmayacağı; ya da çözümlerin farklılaşacağını göstermek
mümkündür. Öte yandan, suyun girdi olarak dahil olmadığı hiçbir üretim
bulunmaması dolayısıyla böylesi ütopik bir örneklendirmenin üretim
ilişkilerinin bütününü kapsaması gerektiği açıktır.
Bu çalışmada
sorun, su kaynaklarının azalması değil, yetmemesi olarak belirlendiği
için, temiz suyun hangi alanlarda ne oranda kullanıldığı sorusu
üzerinde durmak önem kazanmaktadır. Temiz ve içilebilir nitelikteki
suyun EKÜ'lerde %59, GKÜ'ler ve düşük gelir grubu ülkelerde %10'u
endüstriyel üretimde girdi olarak; %30 (EKÜ) ve %82'si (GKÜ) tarımda
girdi olarak kullanılmakta olduğu bilinmektedir (UN, 2002). Bu rakamsal veriler şöyle bir gerçekliğe ışık tutmaktadır:
- Mevcut
temiz su kaynakları, üretimin toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için
değil; değişim amacıyla yapıldığı kapitalist sistemin aşırı üretim
eğilimini karşılamakta zorlanmaktadır. Dünyadaki genel eğilimin,
tarımın kapitalistleştirilmesi ve giderek sanayiye daha fazla yönelme
olduğu göz önüne alındığında endüstrideki su kullanımının sanayileşmeye
paralel olarak GKÜ'lerde de artacağı öngörülebilir. Bu tespiti
destekleyen bir diğer veri ise 1950-2000 yılları arasında dünyada
endüstriyel üretimde kullanılan temiz su miktarının 4 kat artmış
olmasıdır (Yumkella, K. 2007:2) - Tarımda
kapitalistleşme sürecinin hızlanmasıyla birlikte tarımda temiz su
kullanımının belli bir oranda azalması (yukarıdaki rakamsal verilerden
hareketle) buradan sağlanacak su tasarrufunun da endüstrinin aşırı
üretim dolayısıyla artan su ihtiyacını bir süre daha karşılamasını
sağlayabileceği öngörülerinde bulunmak mümkündür. Ancak bu süreçte
birbirine zıt yönde işleyen iki yönelim olacağı göz ardı edilmemelidir:
Tarımda, kısa süre öncesine kadar geçimlik üretime konu olan
topraklarda üretimin kapitalistleşmesi, yani, tarımın geçimlik ihtiyacı
karşılamak yerine değişim dürtüsüyle yapılır hale gelmesi temiz su
kullanımını arttıracak bir dönüşümdür. Böyle olmakla birlikte EKÜ'lerde
tarımda kullanılan su miktarlarının GKÜ'lere göre çok daha düşük
olması, tarımın kapitalistleştiği ülkelerde toprak ve su gibi doğal
kaynakların verimliliğinin arttırıldığını düşündürmektedir. Yine de
hangi eğilimin daha baskın olduğunu (su kullanımını arttıran aşırı üretim eğilimi mi yoksa su kaynaklarının verimliliğini arttıran eğilim mi)
anlamak için EKÜ'lerdeki tarım topraklarının büyüklüğü, tarımda
kullanılan su miktarları ve tarımdan elde edilen hasılat ile
GKÜ'lerdeki tarım topraklarının büyüklüğü, tarımda kullanılan su
miktarları ve tarımdan elde edilen hasılatın karşılaştırılması
gerekecektir ki bu daha kapsamlı ilave bir araştırmayı zorunlu kıldığı
için burada üzerinde durulmayacaktır.
Kapitalistleşme ve doğal kaynağın verimliliğinin artması arasındaki ilişki:
Kapitalist üretim açısından bakıldığında doğal kaynaklar, sermaye
yatırıldığı için değil, yatırılan sermaye bu kaynakları eskiden
olduklarından daha üretken yaptığı için ancak sermaye yatırıldıktan
sonra rant getirir (Marks, 1997 c-656).
Hiçbir sermaye yatırımı yapılmamış bir doğal kaynak üzerinde tesis
edilmiş özel mülkiyet her ne kadar başlı başına bir değer kaynağı imiş
gibi görünse de gerçekte yalnızca bir 'gelir' kaynağıdır. Bu "gelir
kaynağını" bir değer kaynağına dönüştürmenin yolu ise, kaynağa sermaye
yatırımı yani ölü emek (makine ve teçhizat) ve canlı emek ilave etmekle
mümkündür.
Diğer yandan
kapitalist üretime aracı olarak giren ve hiçbir şeye mal olmayan doğal
öğeler (su gibi), üretimde hangi rolü oynarsa oynasınlar, sermayenin
parçaları olarak değil, doğanın sermayeye karşılıksız bir armağanı
olarak girerler. Bu yüzden, başlangıçta hiçbir şeye mal olmayan böyle
bir doğal güç üretime katılırsa, üretilmesine yardım ettiği ürün,
talebi karşılamaya yettiği sürece, fiyatın belirlenmesine girmez (Marks, c-655).
Bunun nedeni sermayenin, biçimsel yönüyle, emek ile emeğin üstünde
çalıştığı nesnelerden değil, emek gücünün harekete geçirilmesiyle
yaratılan değerlerden, daha özgül ifadesiyle fiyatlardan oluşuyor
olmasıdır. Buna göre, ürünün değeri, sürece, hammadde, üretim aracı ve
emek şeklinde giren özgül maddi öğelerin değerlerinin toplamıdır. Başka
bir deyişle "ürünün değeri = hammaddenin değeri + üretim aracının ürüne aktarılan kısmı + emeğin değeri"dir. (Grundrisse, 1979:404-405).
Suyun verili koşullarda üretim sürecine girdi olarak dahil olduğu halde
emeğin nesnesi ya da hammadde niteliğini kazanamamasının nedeni ise
sürece kullanım değeri ve değişim değerine sahip, içinde ücretli emeğin
nesnelleştiği bir meta olarak girmeyişidir. Zira, her ne kadar
devletler tarafından sağlanan suyun çıkarımı ve dağıtımında kullanılan
farklı emek kategorilerine belli ücretler ödeniyor olsa da; bu emek
kategorilerinin ortak ürünü olan "kullanıma hazır su" piyasaya
çıkmadan, yani bir değişim değerine sahip olmaksızın doğrudan kullanım
değeri biçiminde kullanıcılara ulaşmaktadır.
Ayrıca, sermayeye değerini veren, onda nesnelleşmiş olan emek süresi, üç bileşenin toplamından ibarettir:
a) Hammaddede nesnelleşmiş olan emek süresi;
b) Üretim aracında nesnelleşmiş emek süresi;
c) Emeğin fiyatında nesnelleşmiş olan emek süresi (Grundrisse, 1979:417).
Suyun üretim sürecinde fiziken yer alsa bile, sürece meta formunu almış
bir hammadde ya da başka bir deyişle sermaye olarak girmemesi, suyun
üretimi sırasında harcanan ve karşılığı ödenmeyen emek süresinin ikinci
üretim aşamasında değer toplamına dahil olmaması sonucuna yol açar.
Öte yandan
gelişme süreci içinde, bu doğal gücün, örneğin suyun yardımıyla
sağlanabilecek olan üretim organizasyonun daha büyük bir üretim
gerçekleştirmesi talep edilirse, yani eğer bu ek üretimin, bu doğal
gücün (suyun) insan emek gücünün onu desteklemesiyle arttırılması
gerekirse, o zaman sermayeye yeni bir ek öğe dahil olur. Böylece aynı
üretimi elde etmek için nispeten daha büyük bir sermaye yatırımı
gerekli olur. Bu ek sermaye yatırımı, söz konusu doğal gücü, yani suyu
meta haline getirir ve bütün öteki koşullar aynı kalmak kaydıyla,
üretim fiyatında bir artış olur (Marks, c-655).
Bu, aynı zamanda hem yatırılan sermayede hem de üretim süreci sonucunda
-suyu işlemek için harcanan emek zamanı da değer toplamına dahil
olacağı için- elde edilen değer toplamında bir artışa tekabül eder.
Buna karşın suyun bir girdi olarak kullanıldığı bu ikinci üretimde su
ister meta formunda isterse bir bağış formunda üretime girmiş olsun her
iki koşulda da yaratılan artı değer kütlesinde hiçbir değişiklik olmaz,
çünkü bu artı değer tamamen ikinci emek sürecine dahil olan canlı emek
tarafından yaratılmıştır. Dolayısıyla bugün bireysel sermayelerin karşı
karşıya bulundukları durumu Marks'ın analizlerinden hareketle
yorumlamak mümkündür. Sanayi üretiminde temiz suya duyulan ihtiyacın
(Marks'ın işaret ettiği 'talebin') giderek artması su üretimine insan
emek gücünün dahil olmasını, diğerleri gibi suyun da üretim sürecine
kullanım ve değişim değerine sahip bir meta formunda girmesini ve
böylece üretim sürecinde suyu işlemek için harcanan emeğin de fiyata
girmesini zorunlu hale getirmiştir.
Bunun yanı sıra
yeraltında, kutuplarda farklı formlarda mevcut temiz su rezervlerinin
daha büyük miktarının kapitalist üretim sürecine dahil edilmesinin
koşullarının yaratılmasında büyük sermaye yatırımlarının gerekli hale
gelmesi de, başlı başına suyun metalaştırılması eğilimlerini
hızlandıran dinamikler arasında sayılabilir. Öte yandan, kuşkusuz,
yukarıda bahsi geçen su kaynaklarının sayısını ve kaynak verimliliğini
arttıracak büyük yatırımların eskiden olduğu gibi ulus devletler
tarafından yapılabileceği de ileri sürülebilir. Böyle bir tezin
karşısında biri kapitalist üretimin doğasından diğeri ise sermaye
birikiminin bugün ulaşmış olduğu düzey ya da sermayenin değersizleşmesi
sürecinden kaynaklanan iki temel engel vardır. Birincisi, üretime girdi
olarak dahil olan doğal kaynağa yönelik talebin artması ve söz konusu
kaynağın sınırlı olmasının yanı sıra, kapitalistler dışında bir
merkezden (devlet) dağıtılıyor olması halinde bu kaynaktan elde
edilecek değerin kapitalist sınıf arasında paylaşılması ve her
kapitalistin bu değerden toplam sermayedeki payına uygun bir miktar
çekmesinin koşullarının yaratılması, yani kaynağın, sermayenin ortak
potasına atılması gerekir (Marks, Artı Değer Teorileri II: 35).
Çünkü, devletlerin şimdiye kadar gölge fiyatlandırma yoluyla kapitalist
firmalara sattığı su için yine bu firmalar tarafından devletlere
yapılan ödemeler, suyun üretiminde çalıştırılan emeğin harcadığı
karşılığı ödenmemiş emek sürelerinin devletlere bırakılmış bölümlerini
temsil ederler. Öte yandan, suyu üretiminde girdi olarak kullanan
bireysel kapitalistin ortalama karını aşan 'ödenmemiş emek kısmı'nın
devlette kalması, hem bireysel kapitalistin hem de tüm kapitalist
sınıfın zararınadır. Çünkü, belli bir sömürü derecesinde, belli bir
üretim alanında üretilen artı değer kitlesi, toplumsal sermayenin
toplam ortalama karı ve dolayısıyla genellikle kapitalist sınıf için,
belli bir üretim dalında iş gören bireysel kapitalist için olduğundan
daha önemlidir (Marks, c.151). Bu nedenle 'ortalama karı aşan
ödenmemiş emek kısmının' sermayenin ortak potasına atılmasının artık
zamanı gelmiştir. Suyun tıpkı diğer üretim girdileri gibi değer taşıyan
bir meta haline gelmesi bunun bir gereğidir.
İkinci olarak,
sermayenin bugün içinde bulunduğu aşırı likidite ya da değersizleşme
süreci de su kaynaklarının sayıları ile kaynak verimliliğinin
arttırılması amaçlı alt yapı yatırımlarının devletler yerine sermayeler
tarafından yapılmasını zorunlu hale getirmektedir. Başka bir deyişle,
su yetersizliği eğer farklı bir tarihsel süreçte, örneğin sermaye
birikiminin bu büyük yatırımların yapılmasına yetmeyecek düzeyde olduğu
bir dönemde ortaya çıkmış olsaydı bireysel kapitalistlerin, alt yapı
yatırımlarının devlet tarafından üstlenilmesini ve dolayısıyla
'ortalama karı aşan ödenmemiş emek kısmının' devlete aktarılmasını
kabul etmek zorunda kalacaklarını öngörmek mümkün olabilirdi. Gerçekten
de, özellikle "kapitalizmin altın yılları" olarak tanımlanan ikinci
paylaşım savaşı ile kar oranları düşüşünden kaynaklanan 1970'lerdeki
kriz arasındaki dönemde, başta su, elektrik olmak üzere büyük yatırım
gerektiren pek çok üretim girdisi, sermaye sınıfına devletler
tarafından temin edilmiştir. Sermayedeki aşırı birikme, 1970'lerden
itibaren kriz aşamasına ulaşmış ve bu nedenle de söz konusu büyük
yatırımlar, birikim sürecindeki tıkanıklığın aşılmasına yardımcı
olabilecek üretken yatırım alanları olarak görülmeye başlanmıştır.
Suyun
endüstrideki kullanımı biraz daha açılacak olursa, genel olarak,
değişmeyen sermayenin iki unsurundan biri emek araçları (makineler)
ikincisi ise emeğin nesnesidir (hammaddeler). İkinci unsurun yani
hammaddelerin sınıflı sistemlerin her aşamasında zorunlu olarak bir
meta, bir emek ürünü olması gerekmez. Örneğin toprak çiftçinin, orman
avcının, su balıkçının hammaddesidir. Fakat, sermayenin en tamamlanmış
biçiminde, emek sürecinin makineler, hammaddeler ve emek-gücü'nden
oluşan üç öğesi, aynı zamanda sermayenin de üç öğesi olarak belirir;
yani bunların hepsi meta haline gelmiştir; birebir değişim değerine
sahip kullanım değerleridir ve emek ürünüdür. Bu çerçevede her üç öğe,
değer yaratma sürecine dahil olur (Marks, Artı Değer Teorileri II, 17).
Sermaye birikiminin bugün ulaştığı aşama, Marks'ın analizlerindeki
'sermayenin en tamamlanmış biçimi' perspektifinden
değerlendirildiğinde, temiz ve içilebilir nitelikteki suyun EKÜ'lerde
%59, gibi son derece yüksek bir oranda endüstriyel üretimde girdi
olarak kullanıldığı görülmektedir. Özellikle 1990'ların başından beri
hız kazanan üretken sermayenin uluslar arasılaşması süreci göz önüne
alındığında, GKÜ'lerdeki endüstriyel su kullanımının da ulaştığı
aşamayı öngörmek zor değildir. Temiz suyun sınırlı ve hızla yetersiz
hale gelmekte olan bir kaynak olduğu düşünüldüğünde sermaye birikimi
açısından suyun nasıl bir anlam ifade ettiği de görülebilir. Bu
bağlamda sermaye açısından önemli olan bir diğer konu da su üretiminin
kesintiye uğramamasıdır. Marks, birikimdeki bu zorunluluğu analiz
ederken metaların değişim fiyatlarının, bunların değerlerine yaklaşık
olarak tekabül etmesi için, bir tanesi üretimin kesintisiz devam etmesi
şartı olmak üzere üç temel koşulun olduğunu tespit etmiştir:
- Çeşitli metaların değişimi, sadece tesadüfi ya da ancak arasıra olmaktan çıkmalıdır;
- Metaların karşılıklı gereksinimleri karşılamak üzere, aşağı yukarı yeter miktarlarda üretilmeleri gerekir; ve
- Satışı
ilgilendirdiği kadarıyla, taraflardan hiç birisine, metaları kendi
değerlerinin üzerinde ya da altında satmalarını zorlayacak doğal ya da
yapay bir tekel kurulmamış olmalıdır (Marks, 1997, c:160).
Tespit edilen üç koşuldan sonuncusu, yani doğal ve yapay tekellerin
bulunmaması gereği günümüzde suyun ticarileşmesi ve su alanındaki
devlet tekellerine son verilmesi yönündeki güçlü eğilimlere ışık
tutmaktadır. Gerçekten de su kaynaklarının devletlerin elinde olması,
aynı zamanda, üretim girdisi olarak kullanılan suyun ve dolayısıyla bu
suyun üretiminde çalışan işçilerin karşılığı ödenmemiş emeğinin üretim
fiyatına dolayısıyla da sermayenin ortak fonuna girmemesi anlamına
gelir. Su kaynaklarının daha verimli kullanılması ise yukarıdaki
analizlerden de anlaşılacağı gibi ancak bu alanın
kapitalistleştirilmesiyle, suyun metalaştırılmasıyla yani su üretimi ve
dağıtımı alanına sermaye yatırımı yapılmasıyla olanaklı hale gelebilir.
Çünkü üretim araçları ve emeğin verimliliğini arttıracak tek unsur
sermayenin kendisidir. Kaldı ki bugün, aşırı birikim dolayısıyla derin
bir değersizleşme tehdidi ile karşı karşıya olan sermaye, başta baraj,
sulama kanalı, ark vb. alt yapı yatırımları olmak üzere adeta akacak
yer aramaktadır. Ancak, bu tespitin ardından su kaynaklarının
kapitalistleştirilerek daha verimli hale getirilmesinin toplumların
yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamayı değil, kapitalizmin aşırı üretim
eğilimini karşılamayı hedeflediğini tekrar hatırlamakta yarar vardır.
Suyun metalaşmasının tarımın kapitalistleşmesiyle olan ilişkisi
Kapitalist üretim tarzının önkoşulu tarımın kapitalistleştirilmesidir.
İlkel birikimin temelinde, tarımsal üreticilerin, köylülerin
mülksüzleştirilmeleri ve topraktan koparılarak özgür ve 'bağlantısız'
proleterler olarak emek pazarına fırlatılmaları yatar (Marks, a-680). Tarımsal nüfusun mülksüzleştirilmesi, doğrudan doğruya yalnız büyük toprak sahiplerini yaratır (Marks, a-706).
Böylece, üzerinde çalışanların sayısında bir azalma olduğu halde,
toprak eskisi kadar ve hatta daha fazla ürün vermeye başlar. Zira,
toprak mülkiyeti koşullarındaki devrimle birlikte işleme yöntemleri
gelişmiş, emek gücünün takım halinde çalışacağı koşullar yaratılmış,
üretim araçlarının yoğunlaşma derecesi artmış, tarım ücretli emekçileri
daha sıkı bir biçimde çalıştırılmaya başlanmış olur. Kapitalist çiftçi,
toprak sahibine sermayesini bu özel üretim dalına yatırması
karşılığında sözleşme ile saptanmış belli dönemlerde bir miktar para
öder, tıpkı para sermaye ödünç alanın belirli bir faiz ödemesi gibi.
İster tarım alanları, yapı arsaları, madenler, balıkçılık bölgeleri ya
da isterse su kaynakları olsun ödenen bu para toplamına 'rant' adı
verilir. Rant burada, topraktaki ya da sudaki mülkiyetin iktisadi
açıdan gerçekleştiği ya da değer üretebilecek forma ulaştığı biçimdir (Marks, c-546,547).
Tarımsal nüfusun serbestleşmesiyle bunların daha önceki beslenme
araçları da serbest hale gelmiş olur. Eskiden doğrudan kendileri
ürettikleri geçim mallarını artık sanayi kapitalistinden, ücret
biçiminde satın almak zorundadırlar. Bu süreç sermaye açısından
metalaşan hammadde ve geçim araçları üzerinden bir yandan da yeni bir
pazar yaratır (Marks, a-709-711).
Dolayısıyla tarımda kapitalistleşme bir yandan sanayi için nispi emek
rezervini büyüterek sanayideki ücret maliyetlerini aşağıya çekmeyi
hızlandırırken diğer yandan da sanayide üretilen geçimlik metaların
pazarını genişletme işlevi görür.
Suyun
metalaştırılmasının işçi sınıfı üzerindeki en temel etkisi, yukarıda
Marks'tan alıntıyla aktarılan nispi emek rezervi üzerindeki etki, yani,
yeni süreçte suyu piyasa fiyatı üzerinden satın almaya gücü yetmeyecek
olan küçük çiftçi ve köylülüğün daha hızlı tasfiye edilmesini
kolaylaştıracak olmasıdır. Bir yandan tarım üretiminin daha üst düzeyde
mekanizasyonu ile birlikte tarımsal üretimde verimliliğin yükselmesini
sağlayacak olan bu gelişme diğer yandan da nispi emek rezervini daha da
büyüterek emeğin sanayi kapitalistine maliyetinin geriletilmesini
sağlayacaktır. Özellikle suyu piyasa fiyatlarından satın alarak toprak
üzerindeki faaliyetini sürdürme gücünden yoksun olan ve geçimlik
tarımla yaşayan yığınların işsizler ordusuna katılmak üzere sanayi
kentlerine akın etmesinin, kentlerdeki mevcut işsizlik düzeylerinin
tırmanmasına ve işçi sınıfının sermaye sınıfı karşısında daha da güç
kaybetmesine yol açacağını bugünden öngörmek zor değildir.
Suyun ticarileştirilmesi karşısında geliştirilen farklı tezler
Suyun doğrudan insan yaşamıyla ilgili olması dolayısıyla dünyada bugün
yükselmekte olan muhalefetin temelinde de suyun 'evrensel bir hak,
dolayısıyla da evrensel bir kamu malı' olduğu tezi ağırlık kazanmış
durumdadır. Bu tezle ilgili olarak her şeyden önce, kamu malı
kavramının doğru bir biçimde tanımlanması gerekir. Kamu Malı Nedir?
sorusuna verilen yanıtların ortaklaştığı nokta 'bu kavramın zıddına,
yani özel mal kavramına bakılması' gerektiği şeklindedir'. Özel
malların en tipik özellikleri ise: 'piyasada ticaretlerinin
yapılabilmesi; sahiplerinin açık bir biçimde tanımlanabilir olması ve
bu sahiplerin birbirleri ile rekabet etme eğilimi içinde olmaları'
biçiminde tanımlanmaktadır (Kaul, Inge, 2000). Ancak, bu tanımlamada,
mal ve hizmetlerin ticarete konu edilip edilememelerinin kendi
doğalarından gelen bir özellik olduğu biçiminde bir kabul'ün varlığı
dikkat çekmektedir. Bu, aynı zamanda, ticaretin doğal ve olmazsa olmaz
bir eylem olduğunu da kabul etmek anlamına gelmektedir. Buna karşın
kamusal olan eşya ya da hizmetin kendisi değil, toplumların ihtiyaç
duyduğu bu mal ve hizmetlerin bir hareket biçimi ya da topluma sağlanış
tarzıdır. Bu nedenle kamusal mal ya da hizmet, kendi zıddı olan "özel
mal" ile birlikte tamamen kapitalizme özgü olan bir kavramdır. Nancy
Holmstrom da benzer kaygılarla yukarıda yapılana yakın bir "ortak mal" (common goods)
tanımı getirmektedir: "Sıcak ve yakın ilişkiler içinde bir toplum,
temiz bir çevre, herkesin mutluluğu ve huzuru gözetilerek düzenlenmiş
bir kent, bir park, herkesi kapsayan ve yeterli düzeyde verilen sağlık
hizmetleri ya da herkes için nitelikli bir eğitim olanağı bireylerin
tek tek erişebilecekleri hedefler değil; ancak koordine edilmiş
kolektif eylem ve genellikle de kolektif mücadele ile ulaşılabilecek
hedeflerdir." (Holmstrom, ed. Anton, Fisk, Holmstrom, 2000: 70). Bu
bağlamda, günümüzde, kamu mallarının korunması ya da savunulmasından da
söz etmeden önce, "ortak malların" kolektif bir mücadeleyle edinilmesi
gerekir. Başka bir deyişle, öncelikle tüm insanlığı kapsayacak olan
"kamusal"ın yaratılması gerekecektir. Suyun da bu kapsamda
değerlendirilmesi gerekmektedir. Eğitim, ulaşım, sağlık ve suyun
sermaye birikim sürecinin bir döneminde toplumlara devletler eliyle
sunulmuş olması sayılan bu mal ve hizmetleri 'kamusal' hale getirmeye
yetmez. Zira, sınıflı toplumlarda devlet, kamusal olanın tanımında
gönderme yapılan "çıkarları ortaklaşmış bir toplumun" temsilcisi
değildir.
Sonuç Yerine:
Bu çalışmada, su, kapitalist üretimde bir girdi olarak ve Marksist
yöntemle irdelenmeye çalışılmış; günümüzde yoğun olarak tartışılmakta
olan su krizi, iklim değişikliğinden bağımsız olarak analiz edilmiştir.
Gerek suyun hidrolojik çevrimden doğuyor olması, gerekse kökeninin H2O
nun katı, sıvı ve gaz olarak ayırabileceğimiz üç formundan birine, gaz
olan biçimine, yani bulutlara dayanıyor olması dolayısıyla su üzerinde
mülkiyet hakkı tesisinin önümüzdeki süreçte yoğun olarak tartışılmaya
muhtaç bir başlık olduğuna dikkat çekilmiştir. Böyle bir tartışma, kamu
malı ve ekonomik mal ikilemini sorgulamanın da kolaylaşmasına yardımcı
olabilir. Ancak çalışmanın asıl amacı, su mücadelesi yürüten örgütlere,
özellikle mücadelenin hedefinin belirlenmesi açısından kılavuzluk
etmektir. Çünkü, gerek izlenecek yol ve yöntem gerekse yönelimler hep
bu hedefe, yani sorunun kökenine yönelik olacaktır. Örneğin, sorunun
kökeni iklim değişikliği olarak belirlendiğinde izlenecek yollar
farklılaşıp; halklardan suyu geçici bir süreyle daha tasarruflu
kullanmaları ya da su tasarrufu sağlayacak yeni teknolojilerin
geliştirilmesi talep edilebilecekken, hedef sadece baraj inşaatlarına
muhalefet olarak belirlendiğinde suya erişimi zaten sınırlı olan
milyonlarca insanın daha da katmerlenen sorunlarına duyarsız kalınması
gerekecektir. Benzer şekilde, olayın kökeni "yanlış devlet
politikaları" şeklinde belirlendiğinde de çözümler siyaset alanıyla
sınırlı kalacak, iktidar değişikliklerinden medet umulacak; suyun
ticarileşmesinin asıl nedeni sadece su şirketlerinin kar hırsı ile
açıklandığında ise muhalefet yalnızca su şirketlerini hedefleyecektir.
Oysa, bu çalışmada gösterilmeye çalışılan durum oldukça farklıdır:
suyun metalaşması sermaye birikim sürecinin olmazsa olmaz, yapısal bir
gereğidir. Bu nedenle, su hakkı için verilecek mücadelelerin hedefinde
doğrudan kapitalist sistemin kendisinin olması gerekir. Kapitalist
üretimin insanı, doğayı, kültürleri ve bütün toplumsal değerleri yok
sayan yapısının ne denli anarşik olduğuna dair tespitler ne kadar doğru
ise; bu üretim biçimini kökten değiştirme gücüne sahip tek sınıfın işçi
sınıfı olduğu yönündeki tespit de aynı derecede doğru ve haklıdır.
Kaldı ki suyun metalaşması sürecinin en yıkıcı iki sonucundan biri
tarımda (geçimlik tarımla uğraşan ve topraklarından koparılanlar)
diğeri ise sanayide kullanılan emek (nispi emek rezervi genişleyeceği
için) üzerinde görülecektir. Bu nedenle su sorunu, ne yalnızca
yaratacağı çevresel ve kültürel tahribat açısından, ne tek başına insan
hakları ve yoksulluk söylemi çerçevesinde, ne de sadece emek boyutuyla
ele alınamayacak kadar kapsamlı ve çok boyutlu bir saldırıdır. Bu
bağlamda, ülkemiz emek örgütlerini bekleyen zorlu görev 2009 yılında
İstanbul'da yapılacak 5. Dünya Su Forumu başta olmak üzere suyun
metalaşmasını hızlandıracak bütün girişimlere karşı muhalefeti, en
geniş biçimde örgütlemek ve önderlik etmek ve daha da önemlisi bu
muhalefeti emek-sermaye çelişkisi temelinde örmek olacaktır. Bu
mücadelenin ilk adımının, 22-23 Mart 2008 tarihlerinde İstanbul'da
düzenlenen "Kapitalizmin Kıskacında SU" başlıklı konferans ile atılmış
olması umut vericidir. Umutları daha da yeşerten bir diğer gelişme ise
takip eden süreçte, Türkiye ölçeğinde sayıları kısa zamanda 70'i aşmış
olan konfederasyon, birlik, sendika, oda, halk insiyatifi ve derneğin
bir araya gelerek eşit, yatay, kapsayıcı ve sınıf perspektifine dayalı
bir muhalefet örgütlenmesini başlatmış olmalarıdır.
KAYNAKÇA
EIE, 2008
"Hidrometrik Tesis ve Cihazlar" Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü
http://www.eie.gov.tr/turkce/hidroloji/tesisler.html
Holmstrom, Nancy 2000
"Rationality, Solidarity and Public Goods" ed.Anatole Anton, Milton Fisk, Nancy Holmstrom "In Defense of Public Goods" Westview Pres/USA
Kaul, Inge, 2000
"What is a Public Good?" Le Monde Diplomatique, June 2000
http://mondediplo.com/2000/06/15publicgood
Marks, Karl (a) , 2000
Kapital, Cilt: I, s. 680, 706, 709-711, Sol Yayınları, 6. Baskı
Marks, Karl (c) , 1997
Kapital, Cilt: III, s. 151, 160, 546, 547, 655-656, Sol Yayınları 3. Baskı
Marks, Karl , 1979
Grundrisse , s. 404-405, 417, Birikim Yayınları, 1. Baskı
Marks, Karl, 1999
Artı Değer Teorileri, Cilt: II, s. 17, 35, Sol Yayınları 1. Baskı
Özkul, Sevinç; Fıstıkoğlu, Okan; Harmancıoğlu, Nilgün 2008
"İklim Değişikliğinin Su Kaynaklarına Etkisinin Büyük Menderes ve Gediz Havzaları Örneğinde Değerlendirilmesi" TMMOB 2. Su Politikaları Kongresine Sunulan Tebliğ
Shiva, Vandana 2007
"Su Savaşları: Özelleştirme, Kirlenme ve Kar" , BGST Yayınları, 1. Baskı
SUPOLİTİK, 2008
"Kim Kimdir? WWC-Dünya Su Konseyi"
http://www.supolitik.org/wwc.htm
Swyngedouw, Erik 2002,
"Scaled Geographies, Nature, Place, and the Politics of Scale: A Historical, Materialist Perspective"
UN, 2002
"World Water Devolopment Report: World Summit on Sustainable Development, Plan of Implementation, III. 8.a"
http://www.unesco.org/water/wwap/facts_figures/water_industry.shtml
World Bank, 2004 "Water Resources Sector Strategy Report" Edited,
Designed and Produced by Communications Development Inc. and Grundy
& Northedge
Yılmaz, Selim, 2003
"GATS: Su, Ticareti Yapılabilen Değerli Bir Metadır" IKK, Ölçü Dergisi, Aralık 2003
Yumkella, Kamdeh 2007:2
"Water Productivity in Industry" UNIDO II. Teknolojik Öngörüler Zirvesi'nde yapılan sunuş, 27-29 Eylül, 2007 Budapeşte
(*) Toplum ve Hekim Dergisi TTB (Türk Tabipleri Birliği) Ocak-Şubat 2008 sayısında yayınlanmıştır.
(**) Gaye YILMAZ:
Marmara Üniversitesi, Kalkınma İktisadı ve İktisadi Büyüme Doktora
Programı Öğrencisi ve "Supolitik İletişim Ağı"nın uluslar arası
ilişkilerinin yürütücülerinden.
Kaynak;http://www.supolitik.org















