Su Halkındır, Kapitalizmin Ticari 'Mal'ı Değil!

suTÜSİAD, Suyumuzu İstiyor... AKP, suyumuzu tekellere peşkeş çekmeye hazırlanıyor!

Yağmacılar, suyumuza el koymak için 2009 Mart'ında İstanbul'da Dünya Su Formu'nda toplanacak!

Su nedir? Hak mı, meta mı?
İnsanı bir bardak suya muhtaç bırakmak, hak mıdır, reva mıdır?.. Suyu paralı hale
getirmek, akla, mantığa,
insanlığa sığar mı?.. Bunlara sığmadığı kesin ama,
KAPİTALİZME sığıyor.
Çünkü kapitalizmin vicdanı, insafı, insanlığı yoktur.

Kapitalizm, doğaya ve insana ait ne varsa talan etme, önüne gelen her şeyi pazarda satılacak bir mal olarak görme anlayışıyla, tüm canlıların en temel ihtiyacı olan suya da el uzatmıştır.

Her şeyin alınır satılır olduğu kapitalist sistemde, suyun ilelebet bunun dışında kalması düşünülemezdi elbette. Emperyalizmin 1990'ların başından bugüne artarak süren saldırganlığında, klasik üretim ve tüketim alanlarının her yerde özelleştirilmesi sonucunda kapitalistler yağmalanacak, kar edilecek yeni alanlar aradılar ve buldular. SU da onlardan biriydi işte.

Özellikle son yıllarda suyun özelleştirilmesi yoluyla tekellere peşkeş çekilmesi süreci hızlandırılmıştır.

Kapitalistlerin "SU"dan para kazanma niyetleri gerçekte daha öncelere uzanıyor; 1970'lerde bu tartışma gündeme getirilmişti ama halkların mücadelesinin seviyesi, sosyalist sistemle rekabet nedeniyle sürdürmek zorunda oldukları "sosyal devlet" görünümü, suya el koymalarının önündeki en büyük engeli oluşturuyordu.

Önce suya ilişkin mevcut yaklaşımı değiştirmeliydiler.

1992'de Dublin'de yapılan "Su ve Çevre" konulu bir uluslararası konferansta, su, "ekonomik bir mal" olarak kabul edilmiştir. Aynı yıl Rio'da yapılan "Çevre ve Kalkınma" konulu bir Birleşmiş Milletler konferansında da suyun "eko-sistemin bir parçası, doğal bir kaynak ve sosyal ve ekonomik bir mal" olduğu ilan edildi.

Tüm bu tartışma ve kararlar, "suya daha sağlıklı ve hızlı erişim" gibi "ulvi" bir amaç görünümü altında sürdürülüyordu. İşin özü ise, emperyalist tekellerin isteğiyle alınan bu kararlar sonucunda, suyun artık apaçık kar ve sömürü aracı olduğu ilan edilmiş oldu.

Suyu kar ve sömürü aracı olarak düşünmek, kapitalizmin vahşi ve sömürücü doğasının sonucudur.

Su, halkın hakkıdır. Su, halkın malıdır. Ve su, insanlığın ekonomik nedenlerle yoksun bırakılmasının düşünülemeyeceği en temel ihtiyaçlardan biri olarak doğal haktır.

Suyun karı!

Suyu, "doğal hak" olmaktan çıkarıp, "ticari bir mal" haline getirmek isteyenler, Dublin ve Rio'daki konferansların ardından dünya çapında örgütlendiler. 50'den fazla ülkeden 300'ü aşkın kuruluşun oluşturduğu, "Dünya Su Konseyi" örgütlenmesinde OECD, BM gibi kurumlar, akademik gruplar, mesleki kuruluşlar, belediyeler, hükümetlerin suyla ilgili kuruluşları olsa da, asıl damgayı vuran, ortada pek görünmeyen emperyalist tekellerdir.

"Dünya Su Konseyi", dünyadaki su kaynaklarının talanı için periyodik olarak "Dünya Su Forumları" düzenlemektedir. Bu forumların beşincisi 16-22 Mart 2009 tarihinde İstanbul'da yapılacaktır.

Dünya Bankası ve IMF'nin, yeni-sömürge ülkelerde yaptıkları anlaşma ve pazarlıkların önemli maddelerinden biri de suyun belli bir plan dahilinde özelleştirilmesidir. Nitekim bu politikalar sonucunda tekeller, suyun alım satımını bir çok ülkede ele geçirmişlerdir. Bu alandaki kar oranları, suyun tekeller için neden bu kadar önem kazandığını da göstermektedir.

Su endüstrisinin yıllık karı bugün için 1 trilyon dolar civarındadır. Bu rakamın anlamının daha somut anlaşılması için şu oranı da verelim; Su endüstrisinin yıllık karı, bugün petrol sanayinin karının % 40'ına kadar ulaşmış; daha bugünden ilaç sektörünün karını geçmiştir. Dünya sularının henüz sadece % 5'inin özelleştirildiğini düşünürsek, suyun tekeller için ne kadar büyük bir "pazar" olduğu ve ne kadar büyük bir kâr potansiyeli taşıdığı daha açık görülür.

İşbirlikçi burjuvazinin de ağzının suyu akıyor

İstanbul'da yapılacak 5. Dünya Su Forumu'nun asıl işlevi de emperyalist tekellerin su pazarını genişletme politikalarına hizmet etmek olacaktır. Devlet Su İşleri (DSİ) aracılığıyla, ülkemizin çeşitli illerinde "hazırlık toplantıları" yapılmaya başlanmıştır. Bu toplantılar bölgelere göre "erezyonu önleme", "suyun akılcı kullanımı" gibi çeşitli "masumane" isimler verilerek yapılmakta, meşrulaştırmak için de çeşitli meslek odaları davet edilmektedir; fakat tek amaç, ülkemizdeki suyun kullanım ve yönetiminin özelleştirilmesi için zemin hazırlamaktır.

İstanbul'da düzenlenecek Dünya Su Forumu öncesinde, 9 Eylül günü TÜSİAD adına yapılan açıklamalarla, suyun özelleştirilmesi talebi resmen dile getirilmiş oldu.

TÜSİAD, bu talebinin ne kadar yerinde ve yararlı olacağını kanıtlamak için de iki rapor yayınladı. Raporların biri "Türkiye'de su yönetimi: Sorunlar ve öneriler", diğeri ise "Küresel su krizine çözüm arayışları: Şebeke suyu hizmetlerine özel sektör katılımı, dünya örnekleri ışığında Türkiye için öneriler" başlığını taşıyor. Başlıklar, niyeti de gösteriyor zaten. Raporlardan ilkinde şöyle deniyor:

"Unutulmamalıdır ki, temiz ve sağlıklı suya erişim BM tarafından bir insan hakkı olarak tanınmaktadır. Bunun yanında, ekolojik yaşamın en vazgeçilmez unsurlarından biri olan su, ekonomik bir mal olarak da kabul edilmektedir."

Aktardığımız alıntının ilk bölümü, yani temiz ve sağlıklı suya erişimin insan hakkı olarak nitelendirilmesinin tekelci burjuvazi için hiçbir önemi yoktur. Onlar için asıl önemli olan ikinci bölümdür; yani, suyun ekonomik bir mal olması. Zaten raporda da asıl vurgu bunadır.

TÜSİAD, buna dayanarak, ülkemizde de şebeke suyunun özelleştirilmesi konusunda yasal düzenlemeler yapılmasını, akarsularımızdan sonra içme suyunun da kendilerine peşkeş çekilmesini istemiştir. İşbirlikçi burjuvazinin talebi, hükümet nezdinde hemen cevap buldu. Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu da, "santralların yanısıra şehirlerin içme ve kullanma suyu dağıtma, faturalama ve işletmesinin özelleştirilebileceğini" açıklayarak şöyle diyordu: "Bu konuda aşağı yukarı 50 milyar dolarlık bir yatırım pastası var. Özel sektörün devreye girmesi isabet olur."

Bakan, AKP adına açıklamasıyla halkın hakkı ve malı olan suyu, tekellere peşkeş çekeceklerini ilan etmiştir. Emperyalist tekeller, işbirlikçi burjuvazi ve AKP iktidarının bölüşeceği pastanın büyüklüğünü de bu açıklamadan öğrenmiş bulunuyoruz: 50 milyar dolar!

İşbirlikçi AKP iktidarı için halkın malı olan su da artık paraya dönüştürülmesi gereken bir ranttır. En temel insan hakları birer birer gasbediliyor. Eğitim hakkı, eğitimin ticarileştirilmesiyle, sağlıklı yaşam hakkı, SSGSS yasasıyla, barınma hakkı "kentsel dönüşüm projesi" adı altında gasbedilirken, şimdi suyumuza göz dikilmiştir. Her şeyin alınıp satılan bir mal olarak görüldüğü kapitalist dünyada, kapitalistlerin iştahını kabartan bu yeni ve büyük pazarda alıp sattıkları, en zorunlu, en yaşamsal ihtiyacımız olan sudur. Ülkemizde henüz bir kaç ilin su dağıtım şebekeleri özelleştirilmiş, özelleştirmenin şimdilik yarım kaldığı Edirne örneğinde olduğu gibi paylaşım kavgaları artık gizlenemez hale gelmiş, AKP hükümeti ırmakların kullanımının özel şirketlere devredileceğini ilan etmiştir.

Ülkemiz ve suyumuz sahipsiz değildir

Bilindiği gibi, suyumuza tekeller tarafından el konulmak istenmesine karşı, Temmuz 2008'de, Halk Cephesi'nin de içinde bulunduğu 70'e yakın demokratik kurum tarafından dan "Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu" kuruldu. Suyun ticari bir mal olarak görülmesine karşı çıkan platform, " Su kaynakları halkın malıdır. Alınıp satılamaz, ticarileştirilemez, halkın su kullanım hakkı engellenemez." diyerek İstanbul'da yapılacak 5. Dünya Su Forumu'na karşı alternatif forum örgütleme çalışmaları sürdürmektedir. Kuşkusuz bu, suyun tekeller tarafından ticarileştirilmesine karşı mücadelenin sadece bir yanıdır.

Platform içinde, gerek suyun özelleştirilmesi ve gerekse de suyun özelleştirilmesine karşı mücadele konusunda bir çok farklı yaklaşım söz konusudur. Fakat, Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu "Dünya halklarının ortak malı olan su ve su kaynaklarının talan edilmesine ve sermayeye peşkeş çekilmesine izin verilemeyeceği" noktasında hemfikirdir ve bu noktada ortak bir mücadeleyi öngörmektedir.

Su halkındır ve kuşkusuz, suyun ticarileştirilmesinin en başta vuracağı da yoksul halk kesimleridir. Bu anlamda su mücadelesi de, ezilen, emekçi halkın mücadelesidir.

Akarsular, barajlar, göller, derelerden sonra, şebeke suyunun da özelleştrilmesi gelinen aşamada son noktadır. Köylünün, dereden bahçesini suladığı suya sayaç takıldığında, evlerimizdeki su sayaçları kontürlü sayaçlarla değiştirilip, paramız olmadığında otomatik olarak sularımız kesilmeye başlandığında, özelleştirme tüm vahim sonuçlarıyla ortaya çıkmış olacaktır. Açlığın, yoksulluğun yanına, susuzluk eklenecektir. Arjantin'den, Hindistan'a Filipinler'e kadar birçok yerde suyu özelleştiren bu emperyalist saldırıyla, halk, bir yudum suya muhtaç hale getirilmiştir.

Emekçiler, emekten yana tüm güçler; bunu asla kabul etmemeliyiz; "Su kaynakları halkın malıdır. Alınıp satılamaz, ticarileştirilemez, halkın su kullanım hakkı engellenemez" anlayışıyla, mücadeleyi örgütleyip suyun özelleştirilmesine karşı çıkmalıyız.