Emperyalist- Kapitalist sistem kendi krizini ve kendi aralarındaki it dalaşını sol’un köklerine saldırı aracı olarak kullanırken, diğer yandan, sol’la hiçbir alakaları olmayan, sol’ la hiçbir zaman yan yana gelemeyecek olan kişi ve gurupların sol’un kimliğini belirleyen “bağımsızlık”, “anti emperyalizm” kavramlarını kullanarak içlerini boşaltmalarını yaşıyoruz.
Sol’un değerlerine karşı bu saldırıları sol, kendi değerlerine, ilkelerine ve köklerine sahip çıkarak engel olabilecektir. Bu sahiplenme aynı zamanda bu saldırıları yapanların amaçlarını ve bu kavramları harcayarak tüketenlerin gerçek yüzlerini de açığa çıkartacaktır.
Bağımsızlık ve demokrasi(sosyalist), emperyalizm ve faşizm olgusundan bağımsız değildir. Bağımsızlık ve demokrasi (sosyalist) mücadelesini doğru bir zeminde yürütebilmek için öncelikle ülkemizdeki gerçekle görünür arasındaki farkı görmek ve anlamak gerekir. Çünkü; ülkemizde bağımsızlık açısından da, demokrasi açısından da görünürdeki olgularla, gerçek birbirinden farklıdır. Ülkemiz, görünürde bağımsız, fakat her alanda emperyalizme göbekten bağımlıdır; Ülkemizde görünürde parlamenter demokrasi yürürlükte, gerçekte ise faşizmle yönetilen “yeni sömürge” bir ülkedir. Ülkemizdeki iktidarların temel politikalarını ise emperyalizm ve emperyalizmle işbirliği içerisindeki işbirlikçi tekelci burjuvazinin çıkarları belirlemektedir. Bu durum sömürüye dayalı işbirlikçiliğin doğal bir sonucudur.
Ülkemizde dünden bugün emperyalizme bağımlılık ilişkileri daha da ağırlaşmaktadır. Hangi parti iktidarda olursa olsun, hükümetler hangi partilerden, cuntalardan oluşursa oluşsun bu bağımlılık devam etmektedir. Emperyalizmin desteğini almak, parti liderleri için bir “ayrıcalık” tır ve iktidara aday olan partilerin en önemli referanslarıdır. Bu, sağ’ından en “sol” una tüm düzen partileri için geçerlidir.
Bununla birlikte iktidarlarını devam ettirebilmek için kendisine her kanaldan yol açmak zorunda olan egemenler, anti emperyalist söylemler kullanan düzen partilerine de zaman, zaman ihtiyaç duymaktadırlar. Bunun nedeni, emperyalizmin politikaları karşısında rahatsız olan halk kitlelerinin tepkilerinin düzen kanalları dışına çıkmasına engel olmaktır.
Emperyalizmin her alanda tahakkümünü sürdürdüğü ülkemizde, burjuva anlamda bile bir demokrasi hiç olmamıştır. O, yalnızca bir oyun olarak varolmuştur. Varlığının nedeni ise faşizmi perdeleyebilmektir. Bu perde, hem Türkiye halkının hem de “sol” un kafasını karıştıran, gerçeği görmesini engelleyen bir rol oynamaya devam etmektedir.
NASIL BİR DEMOKRASİ
Ülkemizde herkesin dilinde bir demokrasi kavramıdır gidiyor. Herkes demokrasi istiyor. Demokrasi paketleri bir bir açılıyor, ama bir türlü de ülkemize burjuva anlamda bile demokrasi gelmiyor. Peki ülkemize gelmeyen bu demokrasi nedir ve nasıl gelecek? Ve kim nasıl bir demokrasi istiyor?
Sınıflı toplumlarda demokrasi kavramı tek başına kullanıldığı zaman bir anlam ifade etmez. Demokrasiden söz edildiğinde, kimin için? Sorusuna verilecek cevap, söz konusu olan demokrasinin niteliğini de ortaya çıkartır . Demokrasiyi sınıfsal özünden soyutlamak burjuvazinin ekmeğine yağ sürmektir. O halde; demokrasiyi devlet olgusuyla birlikte ele almak gerekir. “Demokrasi bir devlet biçimi; çeşitli devlet biçimlerinden biri. (…) Zorun örgütlenmesi olarak sistemli bir biçimde uygulanması(…) olan bir diktatörlüktür. Çünkü devlet biçimi olarak kimin elindeyse onun için kullanılan bir baskı aygıtıdır. Bu noktada burjuvazinin, bayatlamış demokrasi tanımlarından olan ‘halkın yönetimi’, ‘tam demokrasi’, ‘ideal demokrasi’nin olmayacağıdır. Bir sınıf için söz konusu olan demokrasi, diğer sınıf için diktatörlüktür. ‘örgütlenmiş zor’dur. (Lenin)
Görüldüğü gibi, yeryüzünde soyut, sınıfsal niteliği olmayan bir demokrasi yoktur. Demokrasi deyip bunun halk için olduğunu belirtmeyenler faşizmin demokrasicilik oyununda figüran rolünü oynayanlardır.
Çağımızda iki çeşit demokrasi vardır. 1. Burjuva Demokrasisi; Burjuvazi için demokrasi, işçi sınıfı ve diğer halk kesimleri için diktatörlük. 2. Sosyalist Demokrasi; İşçi sınıfı ve diğer halk kesimleri için demokrasi, burjuvazi için diktatörlüktür.
Her iki demokrasi çeşidi de bizim gibi emperyalizme bağımlı ülkelerde geçerli değildir. Emperyalizmin her alanda hakimiyetini kurduğu, iç politikasını dahi emperyalizmin belirlediği bir ülkede, her iki demokrasi çeşidinin D’ sinden bile bahsetmek mümkün değildir.
“AB ye girelim de, sömürü olsa da hiç değilse demokrasimiz de olur” diye düşünüp bunu savunanlar, sömürgecilik gibi bir suçu savunmanın yanında, aynı zamanda hayal da görmektedirler. Bu kesimler aynı zamanda halkın bilincinde “emperyalizme bağımlı ülkelerde de demokrasinin olabileceği” yanılsamasını yaratmaktadırlar. Bunun bilimsel bir açıklaması, maddi bir temeli yoktur. Birileri böyle düşünüyor diye yeni bir sistem icat edilmiyor, bugüne kadar ortaya çıkan sistemler de ‘keyfe kader’ ortaya çıkmamıştır. Demokrasinin de, faşizm’inde maddi temelleri vardır.
Dillerinden demokrasiyi düşürmeyenler, ülkemize demokrasinin olmasın istiyorlarsa ve bu konuda gerçekten samimiyseler, bunu gerçekleştirmek için öncelikle faşizmin ülkemizdeki maddi zemininin yok edilmesi gerektiğini de bilmek zorundadırlar. Bu zemin de emperyalizmden (AB-ABD) beklenti ile değil, faşizme karşı demokrasi(sosyalist) mücadelesi ile gerçekleşir. Demokrasi mücadelesinin özünü ise, emperyalizme karşı anti emperyalist, anti oligarşik mücadele oluşturur. Çünkü; ülkemizdeki faşizmin maddi zemini, emperyalizm ve işbirlikçilerinin sömürü düzenidir. Ve emperyalizm çağında her baskının ve sorunların sosyal temeli emperyalizmdir. Emperyalizm; çağımızda siyasal olarak gericidir. Bu nedenle demokrasiye de karşıdır. Emperyalizmden demokrasi bekleyenler, emperyalizmden sorunların çözümünü bekleyenler emperyalizmi tanımayanlardır. Bu ekonomik (kapitalist) sistem içinde yer almak, sömürüyü ve emperyalizme bağımlılığı arttırırken bağımsızlığımızı yok etmektedir. Bunun kaçınılmaz sonucu ise faşizmin bir yönetim biçimi olarak ülkemizde uygulanmasıdır.
Emperyalizmin dayattığı bu sömürü, bu yağma, bu talan da başka türlü sürdürülemez. Birbirini izleyen, 58 yıldır yılan hikayesine dönen içi boş demokrasi paketleri, AB’ ye “uyum süreçleri” hep bu sömürü ve baskıyı gizleyen roller oynamaktadırlar. Ülkemizin meydan ve sokaklarında, infazları, katliamları, işkenceleri, baskıları, linç saldırılarını görenler, faşizmin uyguladığı bu baskı ve terörü karşısında hiçbir engel olmadan sürdürebildiğini de görmektedirler. Faşizmin bu saldırıların boyutları ise egemenlerin ve sistemin ihtiyaçları ile sınırlıdır. Halka karşı baskı ve terör saldırılarının dozunu belirleyen AB’ nin uyum yasaları değil egemenlerin ihtiyaçlarıdır.
Ülkemizdeki faşizm doğrudan bir sömürünün sonucudur, sömürü de emperyalizm ve işbirlikçilerin düzenidir. Eğer faşizmi istemiyorsak, emperyalizmi de istemiyoruz demektir.
Hayır böyle değildir diyen varsa, nasıl bir sistem savunduğunu, öyle uyduruk, ‘tırıçka’ laflar etmeden, içi boş neyi tariflediği belli olmayan “Başka bir……mümkün” sloganları ile değil, maddi zemini ile, bilimsel olarak ortaya koymalıdır.
Bağımsızlığı savunmak, anti emperyalist olmak, sol olmanın demokrasi istemenin tutarlı olmanın bir gereğidir. Demokrasi için mücadele edildiği söylenip bağımsızlık savunulmuyorsa emperyalizmin yedeğine, bağımsızlık için mücadele edildiği söylenip demokrasi savunulmuyorsa faşizmin yedeğine düşülür ki burada tutarlılık ve halkın çıkarları yoktur.
BAGIMSIZLIK SAVUNULMADAN DEMOKRASİ SAVUNULAMAZ
Ülkemizde, “bağımsızlık” ve buna bağlı olarak “anti emperyalizm” söylemi bazı “sol” çevrelerce 1990 lı yıllarından itibaren terk edilmeye başlanmıştır.
Bugün sol’un daha fazla bağımsızlıktan yana olması gerekirken, en geniş birlik zemini olan “bağımsızlık” ve “anti emperyalizm” talepleri bazı “sol” çevreler tarafından birlikte olmak adına vazgeçilmesi gereken kavramlar haline getirilmektedir. Bu kavramlara bazen örtülü olarak, bazen de açık olarak da karşı çıkılabilmektedir. Bu politika AB’ci sol ve reformistlerin oluşturduğu blok un tüm taleplerine ve etkinliklerine damgasını vurmaktadır.
Bağımsızlık, anti emperyalizm yerine, eşitlikçi diyorlar, özürlükçü diyorlar, nedir eşitlikçi, özgürlükçü olmak? Burjuva demokrasilerinde de(kapitalizm), sosyalist demokrasilerde de(sosyalizm) bu kavramların hayata geçmesi mümkün değil. Çünkü; her iki demokraside de sınıflar var ve bu demokrasilerde, bir sınıf için demokrasi olan diğer sınıf için diktatörlüktür. Onun için bu demokrasilerde sınıfların eşitliğinden ve özgürlüğünden bahsetmek abesle iştigaldir. O zaman eşitlikçiliğin, özgürlükçülüğün kıstası nedir? Bu kavramlarla kapitalizm ve sosyalizm dışında “yeni” bir ‘sistem’ mi tariflenmek isteniyor? Eğer öyleyse öncelikle bunun açıklanması gerekir. Öyle değilse, bu kavramlar herkesin her yere çekebileceği, demagojisini rahatlıkla yapabileceği muğlak kavramlardır, anayasada olması da bir anlam ifade etmiyor. Eğer öyle olsaydı bugün yürürlülükte olan 12 Eylül cunta anayasasında da, 12 Eylül cunta yasalarında da bolca kullanılan eşitlik kavramının bir anlamı olurdu. Sistemi savunmayı ve sisteme karşı çıkmaya cesaret edemeyenlerin her konuda olduğu gibi, demokrasiden bahsederken de onun niteliğini belirtmekten kaçanların muğlaklığıdır bu. Bu muğlaklık ve hiçbir şey söylememek olan “başka bir…….mümkün” sloganıyla da kendisini çok iyi ifade etmektedir.
“ Sağcılar da bağımsızlığı kullanıyor”, diyerek bağımsızlığın kullanılmasına karşı çıkanlar, düzen partilerinin, genelkurmayın, egemenlerin, tekelci burjuvazinin kullandığı… kavramları çok rahatlıkla kullanmaları ise traji komiktir. “Sağcılar da kullanıyor” diye solun bugüne kadar ağır bedeller ödeyerek savunduğu “bağımsızlık” kavramına karşı çıkmak, zeka seviyesi çok geri bir demagojiden ibaret olduğu gibi inandırıcılığı da yoktur. Sağcılar ne zaman bağımsızlığı savundu, sağcılar ne zaman anti emperyalist, anti kapitalist oldular…(sağcılar ırkçı anlamda hep yabancı düşmanlığı yapmışlardır.) Devrimciler ne zamandan beri sağcılar da kullanıyor diye kendi programlarından vazgeçtiler…
Ülkemizde, Kürt sorunu da dahil olmak üzere tüm sorunlarının temelinde emperyalizme bağımlılık gerçeği vardır. Kim neden solun binlerce şehit vererek savunduğu bağımsızlığı unutturmak istiyor? Neden bağımsızlık kavramına ambargo koyma gereği duyuluyor. Bağımsızlık için mücadele etmeden hakların kalıcı olarak kazanılmasının da, demokrasi(sosyalist) talebi için tutarlı bir mücadele yürütülmesinin de bir zemini yoktur.
Kendini ilerici, sol olarak tanımlayan güçler, anti emperyalizm, bağımsızlık ve demokrasi(sosyalist) mücadelesi konusunda ciddi bir muhasebe yapmak zorundadırlar. Bağımsızlık, anti emperyalizm, sağ’ın demagoji malzemesine terk edilecek kavramlar değildir. Neden bağımsızlık savunulmaz? Yoksa bazı “sol” çevreler emperyalist sistem içinde bağımsız kalınmayacağını, illa da sömürge olmak gerektiğini mi düşünüyorlar? Bu düşünce tarzı emperyalizmin gücünün mutlaklaştırılmasıdır. Bu düşünce tarzında emperyalizme bağımlılığın mutlaklaştırılması vardır. Bu düşünce tarzının temsilcileri, emperyalizme rağmen bağımsızlığını sürdürebilen, orantısız güçlerine rağmen emperyalizme kararlılıkla direnen güçleri, ülkeleri neden görmüyorlar.
Kim ne derse desin, Emperyalist sisteme bağımlılığı savunmak, sömürünün de meşrulaştırılmasıdır. Emperyalizme karşı bağımsızlık için mücadele etmemek, sömürüye karşı da mücadele etmemektir. Buna böyle bakmayanlar, bizim bilmediğimiz “sömürüsüz bir bağımlılık ilişkisi mi” keşfettiler.
İlgili ilgisiz her konuda özgürlükten bahsedenler, bir ülkenin iradesinin emperyalizme teslim edilmesine neden karşı çıkmıyorlar? İradesi emperyalizmin ellerine teslim edilmiş bir ülkede yaşayan insanlarının özgürlüğü, emperyalizme karşı savaşılmadan nasıl kazanılır, yoksa bu kesimler “emperyalizm artık değişmiştir” görüşlerini hala muhafazamı ediyorlar.
BAĞISIZLIĞI SAVUNMAYAN SOL OLURMU?
Emperyalizm ve işbirlikçileri, toplumsal muhalefeti ortadan kaldırmak için uyguladığı baskı ve terör politikalarının yanında, ideolojik alanda da çok kapsamlı bir saldırı içindedirler. Özellikle1980 sonrası emperyalizm, kendi yoz kültürünü her alanda yaygınlaştırarak, tarihsel olarak tanımlanmış, şekillenmiş değer yargıları ve kavramlarla oynayıp, onların içini boşaltıyor ve çarpıtıyorlar. Amaçlanan; beyimizin teslim alınmasıdır. Amaçlanan; Kavramlar aracılığıyla hamur gibi yoğurup yeniden şekillendirmek istedikleri düşüncelerimizdir. Bağımsızlık ve demokrasi’de beynimizden tarihsel anlamını çekip çıkarmak istedikleri kavramların başında geliyor.
Bağımsızlık ve demokrasi sol olmanın turnosoludur. Bazı “sol” çevrelerin iddia ettiği gibi “bağımsızlığın modasının geçmesi” bir yana, bağımsızlığa her zamankinden daha çok ihtiyacımızın olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü, 1990'lardan bu yana, dünyanın tek kutuplu hale gelmesiyle birlikte emperyalist tahakküm daha da ağırlaşmıştır. Sosyalist sistemin var olduğu dönemde, bazı yeni-sömürge ülkelerin "bağımsız” davranışlar gösterebilmeleri mümkün oluyordu. Bugün ise emperyalizmin imparatorluk politikasıyla (ya benden yanasın, ya düşmanımsın) her alanda bağımlı ülkelerin aldığı nefeslerini bile kontrol eden bir sömürgecilik mekanizmasını geliştirmiştir. Emperyalist yağma, talan, sömürü, bugün 1990'lı yılların öncesine rahmet okutacak boyutlara ulaşmıştır. 1990 başlarından bu yana, emperyalistlerle imzalanan gizli ve açık anlaşmalar, ülkemizi emperyalizmden habersiz adım atamaz, nefes alamaz bir hale getirmiştir. İç ve dış politikada son dönemlerde yaşananlar bunların açık kanıtlarıdır. İşte ihanet de buradadır! Gerçekler en çıplak haliyle ortadayken, sol’un bağımsızlığı gündemlerine almamaları emperyalizm karşısında tavırsızlıktır.
Bugün, “Bağımsız Türkiye” kavramını sol olarak neden ortak ve birlikte kullanamıyoruz? Ana soru bu. Ve bu sorunun cevabı demagojiye başvurulmadan verilemiyor. Türkiye bağımsız bir ülkemidir? Bilebildiğimiz kadarıyla sol içerisinde bunu savunan da yok. Egemenler ve temsilcileri de bağımsız olmadığımızı alenen itiraf ediyorlar.
Egemenler ve sözcülerinin ülkemizin bağımsız olmadığını (tercihleri) söylemeleri ve savunmaları onların işbirlikçi karakteridir. Peki bağımsızlığı olmayan bir ülkenin solcusu, devrimcisi, ilericisi, demokratı, aydını.. da mı emperyalizmden böyle bir beklenti içerisindedirler? Emperyalizmden demokrasi mi bekleniyor? Emperyalizmden sorunlarımızın çözümü mü bekleniyor? Emperyalist kurumlardan aldıkları ya da alacakları fonların tehlikeye girmesinin kaygısını mı taşıyorlar? Emperyalizmi “kadri mutlak” olarak gördükleri için, “müzakere süreçlerine” karşı çıkma cesaretini kendilerinde görmeyip, bu “müzakere süreci” içerisinde gönüllü ya da zorunlu olarak yer almak gerektiğine inandıkları için mi bağımsızlığı savunamazlar? Bağımsızlık için mücadele etmezler? Oysa gerçek çok açıktır. Bağımsızlığınız yoksa; hiçbir şeyiniz yoktur. Bağımsızlığınız yoksa, ulusal iradeniz yoktur. Ulusal onurunuz ayaklar altında çiğnenir. Bağımsızlığınız yoksa, demokrasiniz de yoktur. Bu defa ayaklar altında çiğnenen haklarınız, özgürlüklerinizdir. İşte emperyalizme karşı bağımsızlık, faşizme karşı demokrasi mücadelesi, bunlara son vermenin tek geçerli yoludur.
Sol; var olan bir sistemden daha ileri bir sistemi savunmaktır. Bu tanım ‘keyfe kader’ yapılan bir tanım da değildir. Bu tanım sağ ve sol kavramlarının siyasal literatüre girişinden itibaren yapılmış tarihsel bir tanımdır. Varolan sistem, emperyalist-kapitalist bir sistemdir. Solculuk; emperyalist birliklerin içinde olmanın savunucululuğunu yapmak değildir. Eğer solcu isen, emperyalizme karşı bağımsızlığı, faşizme karşı demokrasiyi savunacaksın ve mücadele edeceksin. Çünkü, Daha ileri bir sistemin önündeki baş engel de emperyalizmdir.
SÖZÜN ÖZÜ
Ülkemiz ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel olarak emperyalizme bağımlıdır. Ve bugün ülkemiz, emperyalist tekellerin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden dönüştürülmekte ve şekillendirilmektedir. Mecliste bekleyen “dönüşüm” yasaları, AKP’ nin anayasa taslağı bunun içindir. Kimse hayallere kapılmasın, AB “müzakere süreci” ülkemizin ne ekonomik, ne de siyasi hiçbir sorununu çözemeyecektir. Çünkü, AB, sermayenin, tekellerin birliğidir. Demokrasisinin özü de, tekellerin, sermayenin demokrasisidir.
Ülkemizdeki bu tablonun yaratılmasının baş sorumlusu olan emperyalizmden sorunların çözümünü beklemek, siyasi körlüğün de ötesinde emperyalizmin değirmenine su taşımaktır. burjuvazi açısından ise, bizim anladığımız anlamda ülkemizin emperyalizme bağımlılık gibi bir sorunu da yoktur. Onlar halkı baskı ve terörle sindirerek, işbirliği içerisinde olduğu emperyalist tekellere sınırsız sömürü hizmetini sürdürmek istiyor ve bunu da yapıyorlar. AKP de, önceki iktidarlar gibi emperyalizme bağımlılığın, yağmanın, talanın, sömürünün sürdürülmesinde aynı çizgidedir. Böyle bir ülkede, emperyalizme karşı çıkmayan, anti emperyalist mücadeleyi örgütlemeyen sol, bağımsızlığı da, demokrasiyi de savunamaz.
Yaşadığımız süreç, emperyalizme bağımlılığın daha da alenileşerek aşağılayıcı bir hale dönüştüğü bir süreçtir. Bu durum halkın AB ve ABD ye duyduğu tepkileri daha da yoğunlaştırmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak anti-emperyalist mücadelenin yükselmesi gerekirken, böyle olmamaktadır. Çünkü; bazı sol çevrelerin ve Kürt siyasetinin bu süreçteki politikaları (ayrı bir yazı konusu) sol’a hiç de hak etmediği bir görünüm vermektedir. Bu çevrelerin izlediği politikalar sayesinde sol geniş kitlelerin gözünde, emperyalizmden beklenti içerisinde olan ve başta AB olmak üzere emperyalizmin savunucusu gibi görülmektedir. Kürt siyasi hareketi ve onun yedeğindeki kimi siyasi hareketlerin AB’ ye bakış açıları ve ABD’ nin Irak politikasını meşrulaştırıcı söylemleri de bu görünümü pekiştiren bir başka gelişmeyi oluşturmaktadır..
Bugün anti emperyalist mücadelenin öncüsü olan, bunun için büyük bedeller ödeyen sol; AB, ABD’ci olmadığını anlatma zorunluluğu ile karşı karşıya bırakılmıştır. Bu durum sol’u şovenizm karşısında zayıflatan önemli nedenlerden biridir. Sol’un, tarihsel, geleneksel ilkelerinden olan bağımsızlığın terk edilmesi, ideolojik, politik mücadelede en önemli silahlarından birinden yoksun kalınmasıdır. Bu nedenle bugün sol, şovenizmin karşısında politika üretemez duruma düşürülmüştür. Kitleler nezdinde Şovenizmin teşhiri yapılamamaktadır. Katliamlara karşı çıkmak, hak ve özgürlükleri gündeme getirmek elbetteki solun yapması gerekenlerdir, ancak şovenizm karşısına salt bu politikalarla çıkmak, şovenizmi geriletmeye yetmemektedir.
Oysa, şovenizme karşı en etkili mücadele silahlarından birisi olan bağımsızlığın savunulmasıdır. Bağımsızlık mücadelesi ve talebiyle kitlelere gitmek; faşizmin gerçek yüzünü ortaya çıkartacağı gibi, kitlelerdeki emperyalizme karşı öfkenin, şovenist zeminlere akmasını da önleyecektir. Mücadelenin de emperyalizme karşı örgütlenmesinin zeminini sağlayacaktır.
Kitleler, emperyalizmin sömürgecilik politikalarının sonuçlarını çeşitli biçimlerde yaşamakta ve tepki duymaktadırlar. Ancak, uygulanan dezenformasyonla, bugün için emperyalizmin ülkemizdeki rolünü ve işbirlikçilerini görmelerine engel olmaktadır. Solun görevi, emperyalizmin kendisini ve işbirlikçilerini açığa çıkartarak teşhir etmektir. Ancak, “anti-emperyalist” kimliğini yitirmiş solun, “bağımsızlık” politikasını terk etmiş solun, bunu başarması mümkün değildir.
Anti emperyalist tavır, bağımsızlık ve demokrasi(sosyalist) mücadelesinden uzaklaşma, AB’cilik, ABD politikalarına angaje olma, sol adına savunulmaya başlanınca, sol’un kitlelerle bağlarının kopmalarına neden olmuştur.
Solun bıraktığı bu boşluğu kullanan, egemenler, kendi işbirlikçiliklerini gizleyerek, demagoji ile solu emperyalist politikalarının ülkemizdeki savunucusu gibi gösterebilmektedirler. Kürt siyasi hareketi ve bazı “sol” çevreler de bu politikaya kan vermektedirler.
Sol, kitleleri tekrar kazanmak istiyorsa, kedi köklerine tutunmalı, kendi kimliğine dönmeli, kendi üslubuna, sloganlarına sahip çıkmalıdır.
Kimliğimiz, bu ülkenin kurtuluşudur. Kimliğimiz bu halkın kurtuluş yoludur.
Mehmet Göçebe















