Sol ve emperyalizm

Neoliberal iktisat politikalarına, yoksullaştırıcı ve çürütücü IMF-Dünya Bankası programlarına, dünyayı hızla yokoluşa götüren ekolojik sömürüye, egemenlik savaşlarına, emperyalist askeri müdahalelere karşı çıkmaksızın sosyalist olunamayacağına göre antiemperyalizm gündemimizdeki önemini koruyor

Sovyetler Birliği’nin ve reel sosyalizmin tarih sahnesinden silindiği yıllar, liberal iyimserlik yıllarıydı bir bakıma. Komünizm çökmüş, liberal demokrasi dünya ölçeğindeki zaferini ilan etmişti. Bilişim teknolojisinin merkezinde bulunduğu yeni ekonomi sömürüyü ortadan kaldıracak, küreselleşme ve serbest ticaret, beraberinde zenginleşmeyi getirecek, böylece yoksul ve zengin uluslar arasındaki uçurum ortadan kalkacaktı. Bir zamanlar entelektüeller arasında pek moda olan bir tabirle söylenirse, tarihin sonu gelmişti. Küreselleşmeye sağdan bakanlar kapitalizmin sonunun geldiğini iddia ededursunlar, soldan bakan kimi isimler ise (örneğin Hardt ve Negri) emperyalizm sonrası bir döneme girdiğimizi iddia ediyorlar ve yeni küresel egemenlik biçimini “imparatorluk” olarak adlandırıyorlardı.
Ancak 11 Eylül 2001 günü hava korsanlarınca kaçırılan iki yolcu uçağı Dünya Ticaret Merkezi kulelerine, bir yolcu uçağı da Pentagon binasına çarpınca ve böylece, “Amerikan İmparatorluğu” yasal sınırları dahilinde ilk kez bir saldırıya uğramış olunca, -tabiri caizse her şey, bittiği söylenen tarih de dahil olmak üzere- yeniden başladı. Ne büyük bir “tesadüf”tür ki aynı dönemde yeni ekonominin balonu sönüyor, küreselleşme karşıtı toplumsal hareketler ivme kazanıyor ve dünya sisteminde karşı kutbu oluşturacak güç odakları şekillenmeye başlıyordu.

Emperyalizm kavramı böylesi bir dönemde sosyal bilimler literatürüne ve politik söyleme yeniden dahil oldu. John Bellamy Foster, E. M. Wood, David Harvey gibi önemli isimler günümüz emperyalizmini analiz eden yeni kitaplar yayınladılar ve küresel kapitalizme ilişkin analizlerini bu kavram üzerine oturttular. Afganistan ve Irak direnişleri ile Latin Amerika’da yükselen sol hareketler de emperyalizmin gündelik politik dile yeniden dönüşüne katkıda bulundu.

Ergenekon vesilesiyle sosyalizmin ve sosyalist olmanın nasıl bir anlamı bulunduğuna ilişkin tartışmaların yoğunlaştığı şu günlerde, emperyalizm ve antiemperyalizm kavramları bizim de gündemimizde bulunuyor. Milliyetçi, muhafazakâr, liberal, İslamcı vs. herkesin bir şekilde, sosyalist olmanın kriterlerini sıralamaya kendisini yetkin ve yetkili gördüğü Türkiye’de, bir grup “sosyalist”in de katkısıyla antiemperyalizm ilkel, geçmişte kalmış, günümüz dünyasına uygun olmayan bir ölçüt olarak kabul ediliyor sosyalizmin tarifinde, dünyada yaşanan ve yukarıda anlatmaya çalıştığımız sürecin tam tersine bir şekilde.
Sovyetler’in çöküşünden beri sürekli bir günah çıkarma halinde olan bu “sosyalizm” anlayışına, uzunca bir süredir “liberal sol” diyoruz ve “ulusal sol”la birlikte, kökenleri geçmişe gitmekle birlikte, 2000’li yıllara ait bir fenomen olarak değerlendiriyoruz. Liberal solun Türkiye tarihine bakışı ve Türkiye’yi analiz edişi üzerine çokça tartışıldı, çok şey yazıldı çizildi ama emperyalizmi kavramsallaştırış biçimi üzerinde yeterince durulmadı. Ancak Ergenekon Operasyonu ile birlikte yapılan tartışmalara baktığımızda, liberal sol entelektüel ve akademisyenlerin, emperyalizmi hem dünyayı anlamak için elverişli bir kavram hem de politik olarak karşı durulması, mücadele edilmesi gereken bir güç olarak görmekten çoktan vazgeçtiklerini anlayabiliyoruz.

Kendi hattını büyük ölçüde ulusalcı tezlere verdiği reaksiyonla çizen liberal sol, sırf ulusalcılığın antiemperyalist retoriğine karşı çıkabilmek adına vazgeçmiyor antiemperyalizmden; kendisini liberal demokrasinin genişletilmesine ve kimlikler siyasetine adayan ve sınıf, sınıf mücadelesi, sömürü gibi kavramları literatüründen çıkaran bir sosyalizm anlayışının, ne emperyalizme ne de antiemperyalist mücadeleye ilişkin bir derdinin bulunması gayet normal.

Emperyalizm halen yaşıyor
Peki sahiden de emperyalizm Türkiye’yi ve dünyayı anlamak için artık anlamı olmayan bir kavram mı ve antiemperyalist mücadelenin sosyalizm için herhangi bir önemi bulunmuyor mu?

Emperyalizm, kapitalist küreselleşmeyi anlamak için hâlâ en uygun kavram niteliğini taşıyor. Çünkü, halen gelişmiş kapitalist ülkelerden müteşekkil emperyalist bir merkez ve halen sömürülen bir çevre bulunuyor. Emperyalizm halen çevreden kendisine eşitsiz değişim, borç politikaları ve borsalar aracılığıyla değer ve kâr transfer ediyor. IMF ve Dünya Bankası’nın yapısal uyum programları aracılığıyla bu ülkelerin merkez ülkelere olan iktisadi ve siyasi bağımlılığı derinleştiriliyor. Merkez bankalarının bağımsızlaştırılması aracılığıyla, para politikasının küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda belirlenmesi sağlanıyor. Özelleştirmeler aracılığıyla, ilgili ülkelerin kamusal varlıklarına, o ülkenin yerli sermayesi ile işbirliği içerisinde el konuyor. Hükümetlerin iktisat politikaları siyasal karar alma mekanizmalarının dışına taşınarak teknokratlaştırılıyor ve böylelikle neoliberalizm siyaset üstü ve adeta “ilahi” bir konuma yerleştirilmiş oluyor.

Emperyalizm, bugün Afganistan ve Irak’ta, geçmişin kolonyal işgallerine nazire yaparcasına, askeri bir güç olarak temayüz ediyor. Irak petrolleri ve doğalgazı, işgalin ardından çokuluslu tekellerin işletmesine sunuldu. Bütün Ortadoğu yeniden dizayn edilmek isteniyor. Kurulan yeni askeri üsler, emperyalizmin çıkarlarına aykırı herhangi bir eyleme anında müdahale edecek birer karakol niteliği taşıyor. Emperyalistler arası paylaşım henüz genel bir savaş niteliğine kavuşmamışsa da, enerji kaynaklarının sahipliği, finansal sermayenin akacağı mecra ve dünya ticaretinin kontrolü üzerinden büyük bir çekişme yaşanıyor. Üstelik Gürcistan örneğinde görüldüğü üzere bu çekişme sıcak bir savaşa da dönüşebiliyor. Dünya belki de Birinci Paylaşım Savaşı’nın hemen öncesine, 20. yüzyılın başına dönüyor.

Böylesi bir politik konjonktürde antiemperyalizm hem Türkiye’de hem dünyada sosyalizmin olmazsa olmazı niteliğini taşıyor. Neoliberal iktisat politikalarına, yoksullaştırıcı ve çürütücü IMF-Dünya Bankası programlarına, dünyayı hızla yokoluşa götüren ekolojik sömürüye, egemenlik savaşlarına, emperyalist askeri müdahalelere karşı çıkmaksızın sosyalist olunamayacağına göre antiemperyalizm gündemimizdeki önemini korumaya devam ediyor.

Yıllar önce Adorno, “kapitalizm söz konusu olduğunda sessiz kalanlar, faşizm hakkında konuşmasınlar” demişti. Ulusalcılar, kapitalizm söz konusu olduğunda sessiz kalıp antiemperyalist olmayı seçtiler ve bu onları bambaşka bir yere götürdü. Liberal solcular ise kimi zaman kapitalizme karşı olduklarına dair bir izlenim uyandırıyor olsalar da, emperyalizm karşısında sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Oysa kapitalizm ve emperyalizmle ilgili olarak, biri söz konusu olduğunda sessiz kalırken diğeri hakkında konuşmak hiçbir anlam taşımıyor sosyalizm açısından. Bu da ulusalcılarla liberal solcuları bir madalyonun iki yüzü haline getiriyor.

FATİH YAŞLI: Dr., Ankara Üni.(Radikal İKİ)