Perspektif 1: Unutmak yada Yanlış Anlamak

 

UNUTMAK YA DA YANLIŞ ANLAMAK

"İnsana özgü" saydığımız pek çok davranışın veya alışkanlığın, olumsuz da olsa hafifşediğimizin, aslında önemsemediğimizin, bunları adeta beynimizde olağan şeyler, statüler olarak kabullendiğimizin pek farkına varmayız.

Öyle ya, "İnsana ait olan hiçbir şey benim yabancım değildir" sözü Marks'ın en çok sevdiği söz değil miydi? O halde, birtakım yanlışlıkların, aksaklıkların kimi zaman hoşgörü, kimi zaman öylesine eleştirilip geçilen, ama herkesin alıştığı şeyler olarak sürüp gitmesinden daha doğal ne olabilir ki. Bazen başlı başına da gerekçe olabilirler. Örneğin, "Ah, unuttum!" demek her şeyi açıklamak için niçin yeterli neden olmasın? Veya "Hay aksi! Onun kastedildiğini bilmiyordum. Yanlış anlamışım." desek, elbette kimse "iyi niyetimizden" şüphe etmeyecektir. Ne de olsa bunlar işte öyle insanca, herkesin yapabileceği, talihsiz aksiliklerden değil mi?.. İnsanlık hali... Unutur da, şaşırabilir de... Gerçi Salı'yı Çarşamba'yla karıştırmak da veya her şeyi bir yana atmak da insana özgü davranışlar, ama canım o kadar da büyütmek gerekmez. İnsan dediğimiz varlık, sonuçta etten, sinirden oluşuyor, farkına varmadan hangi mi? ne hatalar yapmıyoruz ki!

Bu monolog sürüp gider. Ta ki, örneğin bir anlık unutkanlığın, şaşkınlığın büyük kayıplara mal olduğu bir gerçekle burun buruna gelene kadar. Yani bu "küçük şeyler"in kendi hoşgörümüzle besleyip büyüttüğümüz beynimizdeki kalın duvarların çatlaması için illa büyük faciaların oluşması gerekiyordur.

Oysa "insan insanın kurdudur" deyişini sınıfsal anlamda yorumlamak "genel insan" denen şeyin, aslında toplumsal bakımdan içi boş bir tanım olduğunu düşünmek pek aklımıza gelmez. Alışkanlıklarıyla, küçük büyük zaaflarıyla insanı değişmez, daima bunlarla birlikte var olan bir varlık olarak düşünmek ancak egemen sınıfların düşüncesidir. "İnsan insanın kurdudur" anlayışını bile o yüzden tersten yorumlayarak, kapitalizmin acımasızlığını, meşrulaştırmak için, insanın değişmezliğini ispatlamak için icat edenler de onlardır.

Ne var ki, aynı kelimeleri kullanarak, farklı bir gerçeği vurgulamak da mümkün. Gözümüzü geleceğe ve bugünkü toplumun insanlara yakıştırdığı sınırlılıklarımıza kapamayacaksak, ilk bakışta abartılı gibi gözükse de, birbirini yiyen iki kurt benzetmesi gerçekten -en azından göğüs göğüse çarpışmanın yürüdüğü bir aşamada- yerinde bir vurguyu içeriyor. Geçmişle geleceğin, eski insanla yeni insanın mücadelesini ifade ediyor.

Eline filesini alıp çarşıya çıkan adamın unutkanlığını mücadele içine taşımak, yeni insanın geleceğini ezmek anlamına geliyor. Bu tür sınırlılıklarla mücadeleyi meşgul etmek, yapacağını unutan ya da yanlış anlayan insanlar olmayı mücadeleye yakıştırmak, misyonumuzun, amaçlarımızın ciddiyetinin yeterince farkında olmamayı getiriyor. Unutulan nedir? Sıradan, basit bir iş midir, yoksa mücadeleye ilişkin yaşamımızda, ilgimizde, dikkatimizde kendine yer açan irili ufaklı kara boşlukların oluşumu mudur? Unutulan kendi yaşamımızın parçaları veya parçacıklarıysa, bu boşluklar başka bir yaşamın farkında olmadan bizi çeken, koparamadığımız "tutkuları" neden olmasın?

İşte o yüzden bir ayağı başka tutkularda, ilgisi, dikkati bölünmüş, eski insan tipi, alışılagelmiş genel insan diye kabul gören nitelikleriyle her gün şu veya bu ölçüde aramızda, içimizde yeni insanların oluşturduğu gövdeyi yemeye hazır, adeta "masum" bir kurt oluşturabiliyor.

"Unuttum"larla iş yapmayı, kapitalizm bile ekmeğini kesmekle cezalandırıyor. Kaldı ki, orada emeğine yabancılaşan emekçinin haklı gerekçeleri de bulunuyor. Ama mücadele, kendi görevlerine çoğu zaman çocuksu boyutlara varan "hafıza boşluklarını" nasıl olumlayabilir?

Tek tek örneklerin büyük ya da küçük olması da o kadar önem taşımıyor. Önemli olan, alışkanlıklarımızda yaşaması ve her an olmadık hataların mücadeleyi mahkum etmesi, çekilmez hale getirmesidir. Ayrıca, bir kere yakaya yapıştı mı, böylesi sınırlılıkların ne zaman büyük, ne zaman küçük boyutlarda ortaya çıkacağı belli olmuyor.

Sıradan bir sözü unutmanın veya yanlış anlamanın pek çok insanın yaşamını farkında olarak veya olmayarak tehlikeye attığını veya başka güçlüklere yol açabildiğini pekala biliyoruz. Birçok işi, birçok insanı sırada bekleten akıl almaz unutkanlıklar yapabiliyoruz. Şemsiyesini unutan yaşlı bir emekli gibi, teorik notlarını otobüste, vapurda unutanlarımız bile oluyor.

Elbette unutkanlığı ve yanlış anlamayı zihin ve bellek kapasitesiyle açıklamak yeterli bir neden oluşturmuyor. Aranırsa, psikolojik nedenleri mutlaka bulunabilir. Özellikle unutkanlığın psikolojik açıklaması, beyinde önceden yeterli ilgiyi ayırmamak gibi gerekçelerle ifade edilebilir. Ne var ki, psikolojik açıklama da, sadece yüzeyde olana değinmekten öte geçemiyor. Sonuçta psikoloji de sınıfsal bakışla yenilenebilecek, biçim verilebilecek bir şey olduğuna göre, unutkanlığın da, ifade edilenleri yanlış anlama gerekçesinin de, daha derinde başka, hatta sınıfsal nedenleri olması gerekiyor.

İlk bakışta görülebilen pek çok etken, kısmen de olsa, açıklamaya yardımcı olabiliyor. Örneğin, işe kendini verememekten söz edilebilir. İşine adapte olamamanın, hafızası başka düşüncelerle dolu olmanın mutlaka hafıza boşlukları yaratacağı açıktır. Yarım enerjiyle iş yapmanın, dikkatleri ikiye bölmesinden daha doğal ne olabilir ki? Yaşama ilişkin farkına varmadığımız tercihlerin, kafamızda içgüdüsel olarak oluşturduğumuz önem sırasının unutulanlar ve unutulmayanlar diye iki ayrı bölüm oluşturması niçin olanaksız olsun?

Psikolojinin "beynin ayırdığı öncelikler", yani önemli olanlar ve olmayanlar dediği ayrım, sonuçta neden sınıfsal tercihleri ifade eden işaretler olmasın?

Yolda, otobüste düzenin sıradan olaylarıyla meşgul olarak boşalan bir beyin bile, farkında olunmayan bu tercihlerin göstergesi sayılmalıdır. Sıradan bir insanın kafası sıradan bir yaşamla, devrimci bir insanın kafası devrimci bir yaşamla doludur. Aradaki boşluklar, doğal ki, bu yaşamın sorunlarından, görevlerinden ilgiyi, dikkatleri boşaltacak, alıp götürecektir. Basit görünse de aslında bu örneği bile önemli gösterge saymak gerekir.

Başka bir neden, beynin rasyonel çalışmaması olabilir. Çevremizi ve yaşamı bütünsel kavrayıp, her şeye yeterli ilgiyi ayırabilecek bir dikkat genişliği yerine, günlük yaşamı birkaç işin yoğunluğu içine hapsetmenin, bunların arasında kaybolup gitmenin zamanla bellekleri de, algılama yetisini de kaybedip götüreceği, duyarlılıkları körelteceği açıktır. Beyni sadece üç-beş iş ya da tek bir meşguliyetle yorgun, mahmur insanların uyurgezer ruh halini göz önüne getirmenin hiç de zor olmadığını hepimiz biliyoruz.

Programsızlık ve işlerin birikmesi, dolayısıyla neyin ne zaman, nasıl olacağının belli olmadığı, karmakarışık bir çalışma biçimi ise, darmadağın olmuş dikkatler, ipin ucunu kaçırmış inisiyatif dağılmaları için ne güzel unutkanlıklar oluşturabilir. İnsana on dakika önce geçtiği yolu bile unutturabilir.

Bütün bunlar "Neden unutkanlık?" sorusuna cevap olarak sayılabilir. Ama kökenini sorgulamayı yine de önce kendine hakimiyetten, bir özdisiplin duygusundan başlatmak gerekir. Mücadele insanı olmanın, bunun sorumluluğunu taşımanın ciddiyetini kavrayarak yaşamında boşluklar bırakmama, zaaflar denizinde yüzen biri olmama mücadelesinde aramak gerekir. Dengeli, özdenetimi yüksek bir insan olma iradesinin ne ölçüde ağır bastığını sorgulamak gerekir.

Buradan yola çıkarak, unutkanlığın mı, yoksa unutmamanın mı kişiliğimize söz geçireceğini bulmak kolay hale gelir. Bu noktadan sonra, yani tamamıyla irademize bağlı olarak, aslında sorun unutmakla unutmamak arasındaki çelişkide düğümleniyor. İradi olarak programlanan beyin, bu çelişkiyi

çözüyor. Kafaya konan hiçbir şey unutulmuyor. "Unutmayacağım" emri verilmediği sürece, her şey unutulmaya hazır hale geliyor. Dolayısıyla, çok basit gibi görünen bu olay, bir irade çatışmasını ifade ediyor.

Kendi önceliklerine, duyarlılıklarına, görevlerine, kısaca yaşam tarzına sahip çıkan irade, gündelik yaşamın gereksiz ayrıntılar yığınıyla geri plana itilmesine izin vermeyerek, hafızada kendine yer açmayı dayatabiliyor. Ve bir aşamadan sonra da artık tek tek olaylarda zihni tembihlemekten çıkarak, onun kendi yaşamının duyarlılıklarıyla, gereksinmeleriyle motive olmuş, otomatik bir hafıza işleyişi haline getirebiliyor. İrade, her şey gibi beyni de eğitebiliyor.

Onu eğitmeyenler, unutkanlığı yenmede ısrarlı olmayanlar, kısaca eğer hasbelkader değilse, amaçlarının, geleceğe ilişkin ilgilerinin başka şeyler tarafından geriye itilmesine izin verenler ise unutmaya devam ediyor.

"Yanlış anlama"nın da, aslında benzer kaynaklara sahip olduğu görülebilir. Adımlarımız ikide bir bu nedenin öne sürüldüğü mazeretlere takılıp kalıyorsa, elimizdeki işe hakimiyette irade noksanlıkları ortaya çıkıyor demektir. Noksansız iş yapma yönündeki iradeler zaafa uğradıkça, beraberinde unutkanlıkları

olduğu kadar, eksik, yanlış algılamaları doğurması kaçınılmaz oluyor. Dolayısıyla "niçin unutulur"la, "niçin yanlış anlaşılır" sorusunun cevabını kendi yaşamına ve sorumluluklarına egemen olmada açık kapı bırakmamaya ne derece özenli olunduğunda aramak gerekiyor.

Dikkat ve ilgi ihmalinden kaynaklanan yanlış yapma, yanlış anlama kaygısının taşınmadığı, bu endişenin duyulmadığı yerde, gelişigüzel anlama ve iş yapma, dağınıklık, karışıklık daima var olacaktır. Yeterince üzerinde düşünmeden, kafada tartışıp değerlendirme süzgecinden geçirmeden alınan kararların, yükümlülüklerin yüzeysel, özünden uzaklaşmış, sahiplenilmeden ortalıkta duracağı kolayca kestirilebilir.

Mücadele, sistemin barikatlarını olduğu kadar, insanın kendi yetenekleri, duyarlılıkları ve yaşama hakim olma bilinci, özünde kendi eliyle kurduğu barikatları da aşmak zorunda kalarak ilerliyor. Sistemin ezdiği, emeğine yabancılaştırdığı, duyarlılığını böldüğü, eksikli, bölük pörçük nitelikli insan tipinin sınırlılıkları yeni insanın bilinçli iradesiyle yenildiği ölçüde mücadelenin soluğu açılıyor.

Bu sınırlılıkları mutlaka yenmek, koşulların acımasızlığının da ötesinde, uyanık, kendini yenileme yeteneği yüksek yeni bir toplum, yeni bir halk yaratmanın sorumluluğunu oluşturuyor.