Mühendislik...Mücadele

Münir Yenigül- İzmir EMO-Genç üyesi

 

Olağan Emo-Genç toplantılarından birinin sonunda, Oda’daki camekânlı rafta, Emo’ya, TMMOB’a ve enerjiye yönelik yayınlardan, Hasan Balıkçı anısına hazırlanan “YALNIZ DEĞİLSİN” adlı kitap ilişti gözüme. Ödünç alma isteğimi şube çalışanlarından Ömer Abi’ye ilettim. Kısaca beni bilgilendirdikten sonra, daha o an yazı fikri canlandı. Büyük bir heyecanla kitabı okumaya başladım. Bölümümü, ilk başlarda, (görece) zorluğu, asosyalliği, üst sınıflar sayesinde bilinçaltıma zorla kazınan korkular vb. sebeplerden ötürü pek Hasan Balıkçı-Yalnız Değilsinsevememiştim, yeni yeni ısınıyor, alışıyordum. Böyle bir zamanda okudum Hasan Balıkçı’yı; hayatı bir bütün olarak yaşayabilen, her alana gereken önemi gösterebilen, ailesiyle, arkadaşlarıyla, sokaklarla diyaloğunu sıcaklıkla, samimiyetle kuran, devrimci mühendis Hasan Balıkçı’yı. Mühendisliğin insanlık için önemini, can pahasına dürüstlüğü, erdemi, insandan taraf olmayı böyle bir zamanda anladım. Okudukça ve hayatla karşılaştırdıkça, sorguladıkça yeni yeni şeylerin de farkına vardım. Şuna da eminim ki, anlayabilmek ve görebilmek bazen hiç zor değil. Yalnızca biraz emek vermek gerek. .

Kafamdakileri bir ucundan yakalayıp yazıya dökmek için, Ersin Toker’in büyük emeklerle hazırladığı kitabının kaynaklığıyla, Hasan Balıkçı’nın hayatını kendimce anlatmakla başlıyorum. Yeni Dünya Düzeni’nin ürünü yalnız toplumda  asla yalnız kalmayan, üreten ve sorgulayan, emekçi bir yürek, 2004 Uluslararası Dürüstlük Ödülü Sahibi: Hasan Balıkçı…

“Yaşamak, Bir Ağaç Gibi…”

61 Ağustosunun 12’sinde Adana’nın Kayışlı köyünde merhaba diyor hayata, Adana’nın, ağustosun sıcağından da sıcak bir yaşam ateşiyle. 9 kardeşle önce pamuk tarlalarında boy gösteriyor, sonra sokaklarda ve okulda. Hayat bir okul ve en önemli dersleri Adiloş Bebenin Ninnisi’ndeki gibi o da kazıyor künyesine. Büyüdükçe, okudukça, dünyası da büyüyor; tıpkı köy çocuklarının şehirde, dünyanın küçük köylerinden ibaret olmadığını fark etmeleri, insan kalabalıkları arasında boğulduklarını hissetmeleri gibi. Dünyaya bakmak, dünyayı algılamak ve bir şeyleri değiştirmenin gerekliliği, çünkü çaresizlik, çünkü ezilmişlik…

Dinmeyecek bir üretkenlik, merak sözcükleri karşılayabilir ortaokul ve lise yıllarını. Yeni insanlar, yeni dünyalar… bir yandan her şey yenileşirken, o geldiği kültürle bağını koparmadan kendinden başlayarak değiştiriyor birşeyleri -ki diyalektik bunun adı olsa gerek. Dönemin yükselen halk hareketiyle sokakların sesinde yükseltiyor sesini, Devrimci Gençlikle.

79’da Mersin’de Meslek Yüksekokulu’nun Elektrik Bölümü’ne, 81’de düşlediği bölüm, YTÜ Elektrik Fakültesi’ne giriyor. Üniversitede de düşünen, sorgulayan ve pratikte adım atan arkadaşlarıyla beraber kendi örgütlülüğünü yaratıyor. Kaldığı evde ayakkabı sayıları 40-50’yi buluyor bazen. Bu kafa saymaya benzese de ayıran nokta, samimi arkadaşlık ilişkilerinin olduğu nitelikli çoğunluğun söz konusu olmasıdır. Sohbetler, fikir alışverişleri ve paylaşımlarla bir hayatı örüyorlar hep birlikte.
Hayatın anayasası işliyor: Şengül Balıkçı'yla tanışması bu dönemdedir, yardımlaşma, paylaşma, sımsıcak bir dostluk ve aynı mücadele temelinde. Evliliğe uzanan yolda Nazım’ın yasası giriyor bu sefer devreye: 1+1=1. İş hayatının getirdiği mesafeler şiirlerle eritilecektir. 87’de Mersin’de mezuniyetten hemen sonra, askerlikten hemen önce küçük bir işe giriyor, elektrik mühendisi olarak. Askerlikten sonra iş hayatına asıl olarak 90’da Ağrı’da başlıyor, söylemleri ve hareketlerinin devrimci özü, birlikteliğiyle. Bu ve sonrası da hikâyenin şahdamarıdır.

93’te Adana TEDAŞ’a atanıyor. Mücadelesine öncelikle büyük fabrikaların kaçak kullanımlarını ortaya çıkarmakla başlıyor. Sonrasında bunu sağlamlaştıracak işlemlere girişiyor. İşletmelerin bina içindeki sayaçları kaçakları gizlemek için elverişli haldeyken Balıkçı’nın uzun uğraşları sonucunda trafolar dışarı çıkarılıp fabrikaya gelen hatta ayrı bir sayaç bağlanıyor. Sayımların sonuçları karşılaştırıldığında kaçak gün gibi ortaya çıkıyor. İlerleyen aralıkta Kaçak Takip Başmühendisliği görevine yükseliyor. Hemen ardındansa Urfa’da çok özleyenleri olacak ki(!) tayini bir an önce emrediliyor TEDAŞ’tan bir dilekçeyle. Tarih1 Temmuz 2002.

Emeğine, yaşama dört elle sarılan insan mücadelesini her yerde aynı kararlılıkla, dürüstlükle sürdürecektir elbet. Sürgün gittiği Urfa’da da yürüyor haksızlıkların üzerine. Emo yöneticiliği, İKK sekreterliği, TMMOB Yönetim Kurulu üyeliği görevlerini üstleniyor. Ama ne ve nerede olursa olsun hep halkın yanındadır yeri. Şöyle der: İki mahallenin kullandığı elektriğin tümü kaçak olsa bile bir imalathanenin kullandığı kaçak elektrik kadar etmez. Yüksek binaların üst katlarında evraklara, bürokrasiye saplanıp kalmak değil ona yakışan; o yeri geldiğinde köylünün bahçesinde yeri geldiğinde fabrikalardadır.

İşini insanlığın yararını gözeterek, severek, içtenliğiyle yapan herkesin başına gelen olaylar peşini hiç bırakmıyor: fabrika sahipleri, büyük patronlar herkesi sindirebileceklerini zannededursun, daha bir ortaya çıkarıyor foyalarını. Sermayedarlarsa önce rüşvete sarılıyor sonra tehditlere. Sermayenin giydirdiği uşaklar; kontrgerilla, jitem, mit…işte tehditlerin adresi, her zaman olduğu gibi.18 Ekim 2002’de “çıkarlarına ters” eylemlerde bulunan Balıkçı’ya suikast için Şehmuz Taşan, Halim Şimşek ve tetikçi Yılmaz Çakmak’ı kullandılar. Azmettirici İrfan ve Zeki Akkoyun ile beraber sayı 5'le, piyonlarla kalamaz. Bunlar sermayenin, burjuvazinin iğrenç yüzünü en güzel şekilde gösteriyor aslında. Beri yandan Şengül Balıkçı’nın yanında da kol kola bir halkın varlığının kanıtlarıdır, bütün birimleriyle TMMOB, Emo ve KESK’in, köşeyazarları, avukatlar ve Türkiye'nin aydınlık yüzlerinin 21 Mayıs 2003’te Urfa 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüşmeye başlanan davanın peşine düşmeleri. Düşlenen de elbette benzer birçok davada halkın dev adımlarıyla karanlığın üzerine yürümesi.

Geride kızları Açelya ve İdil, eşi Şengül Balıkçı, bütün sevenleri-sayanları onun için mücadele ediyor, geride nice Hasan Balıkçı, nice insancıl yürek. Mücadele sürecek!

“Ve Bir Orman Gibi…”

Öğrenci evinin malumu, faturalar epey kemer sıktırdı bizlere. Kış aylarında doğalgaz kullanmak aklımızın bir köşesinde sıcaklığını koruyan, sıcaklığıyla ısındığımız bir düş olarak kaldı. Bu sefer elektrikli ısıtıcılara yüklendik. Sonuç olarak da iki yüz küsur lira elektrik faturası geldi.

***

Küçük bir olay anlatıp sonunu yine buraya bağlayacağım. Bornova'da geceyarıları sokaklarda yürürken çoğu kez dikkatimi çekmiştir alışveriş merkezlerinin çevreyi baştanaşağı aydınlatan ışıkları. Ve düşünmüşümdür: niye yanıyor ki bu ışıklar sabahtan akşama? Saatin 12’yi geçmiş olması, içerde doğal olarak hiçkimsenin olmaması bir yana, bu bir alışveriş merkezi, ne bir hastane, ne bir okul. Seri tüketim kültürünün reklâmı, ışıl ışıl göstergesi. Sadece bu değil. İzmir’deki, Türkiye’deki bütün alışveriş merkezleri, mağazalar, dükkânlar, otobüs duraklarındaki ve çevredeki reklam tabelaları parıl parıl, sokak lambalarına gerek bırakmazcasına. Onların ışıkları sönmezken, biz faturaları ödeyemiyoruz.

Reklâmdan başka, ışıkların açık tutulmasının sebebi sanırım hırsızlık olaylarını önlemek. Toplumun giderek güvensizleşmesi ve buradan da başka bir konuya bağlanabilir bu: Devlet denen şey, en başta topluma iyi bir eğitim sağlamazsa hırsızlık, cinayetler, kısaca suç oranı elbet artacaktır. Eğitimsizlik aslında devletin suçudur. -Eğitim de sabah sekiz akşam üç arası değildir-. Devlet ne yapacaktır sonra? Ceza mekanizmalarını had safhada çalıştırıp, çelişkinin yüzeyinden, toplumu düzeltmeye çalışacaktır. Ama bu işe yarar mı? Yaramaz, yaramıyor. Toplum gitgide çöküyor, gazete manşetleri, üçüncü sayfalar, akıl almaz ve bazen de komik cinayetlerle dolu. Türkiye’de nice şehirlerin, nice kenar mahallelerine, nice varoşlarına, elektrik telleri girmemiştir, girenlerde ise kaçak kullanım had safhadadır. Buralarda okul binaları yükselmemiştir, şehirler yüksek binalarla boğulurken. Devletin kendi eseridir bu toplum ve yaptığı, kendi kendini vurup katillerini aramaktır. Daha büyük ölçekte emperyalizmin en bariz sonucu diyebiliriz. İşte beni beraat ettirebilecek dayanaklarım ve daha bir sürüsü var düşününce. Toplumsal uçurum, eşitsizlik, sosyal adaletsizlik koşullarında, yani bu baştan aşağı çelişkili düzende ortaya çıkan bütün çelişkilerin sebebi sistemin yine kendisidir.

***

Kaçak kullanıma değinelim: İşçilerin üzerinde patron; halkın üzerinde devlet. İşçi zaten ilk elden sınıf savaşımını doğuran sebeplerden, artı-değerden kaybeder, patronun altında insanca yaşaması için harcadığı emeğin karşılığını alamaz. Fabrika sahibi elektriği kaçak kullanarak kar elde etmeye çalışır, eder de. Kaçak ortaya çıkınca ne olur peki, patron sermayesinden mi öder? Hiç zannetmem. Faturayı yine işçilere keser. Bu sınıfsal ezginin, bütünün küçük bir parçasıdır. Kendi cebini doldurmak adına değişik yollara giden patronun ceremesini işçiler çeker.

Diğer bir olay da halkın bütününü ilgilendirir; işçi, köylü, şehirli, kırlı fark etmeden. Mesela, kaçak ve kayıp elektrik sonucunda toplam tüketimi denkleştirmek için elektriğin birim fiyatı artar, zamlar havada uçuşur. Mesela, enerjinin kıtlığından dem vuran egemenler doğal, yenilenebilir enerjiyi bir kenara bırakıp nükleer enerji diye tuttururlar, doğru düzgün işleri parmakla saymakta zorlandığımız ülkemizde. (Zorlanmanın sebebi; genç beyinlerin yetersizliği, bilgiyi üretmedeki, kullanmadaki eksiklik, yeteneksizlik diye düşünülüyorsa yanlışa düşülür. Dipten çatlak, çelişkili eğitim sistemini ve sonrasında da mühendislerin elini kolunu bağlayan “Yetkin Mühendisliği” unutmamak; mesela çokuluslu şirketlerin Mersin-Akkuyu’da, Artvin-Cerattepe’de, Kırklareli-İğneada’da doğayı katledişini, sömürüyü görmek, hesaplamak gerekir. Sonuç ne korkunçtur, Akdeniz’de bilinçli şekilde yakılan ormanların yerine yapılacak golf sahalarında, ya da villalarda, zenginleri, tıpkı otlamak için bir ovaya yayılan koyunları izler gibi izlemek! Önlemlerin eksiksiz alınacağından duyulan şüphe, dünyanın başından geçen nükleer santral kazaları -ki en yakını 26 Nisan 1986’da Çernobil’de yaşananıdır- atıkların doğaya, insana vereceği zarar, yaşanan yıkımlar, Kazım Koyuncu’nun kanserden ölümü, Karadeniz’de binlerce insana kanser teşhisi konması… daha da korkunç hale geliyor tablo. Büyük Tanrı yalvarışları karşılıksız mı bırakıyor ne?)

İşin komik tarafı da var. Bir ara ağızlarda sıkça dolanan bir fıkra vardı. Hani bir Türk Ferrari’sine LPG bağlatmış da, firma arabayı geri almış elinden –fıkra böyle değilse, hatta gerçek değilse bile, anlatacağım olayı çok güzel karşılıyor. Daha kaçak elektrikle mücadele sürerken, halk nükleer santrallerden elde edilen enerjiyi de kaçırırsa ne yapacak devlet o zaman? Direkten tel çekmek deyimi tarih olacak. Yerine nükleer kazanlardan tel çekilecek kenar mahallelere. Alım gücü sıfır olan halk yine çaresizlikten çare biçecek kendine. Kendi aralarında konuşan iki köylüye kulak misafiri olup da şunları duyabiliriz belki:
-Teknolojinin gözünü seveyim. Bak hele! Mübareğin bir damlası bütün köyü ışıl ışıl yaptı yahu. Sanırsın her ev bir ateşböceği…
-İyi de Hıdır Emmi, bu bizim hakkımız değil mi? Hakkımızı kimden kaçırıyoruz? İnsan kendi evini soyar mı hiç?

* * *

“Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı uygulamalarında, kayıp ve kaçak elektrik kavramları her defasında birlikte kullanılarak kafa karıştırılmakta, kârlı iller özelleştirme için ayrılmaktadır. Oysa “kayıp” elektrik, enerji sektöründe yatırım yapmayan politikalarla beslenirken, “kaçak” elektrik kullanımı sistemin yarattığı yoksulluktan kaynaklanmakta”* Yatırım yapmayan politikalar sonunda elektrik kayıp olur. Altyapının sağlamlığı, dayanıklılığı sağlanmadıkça, kayıp elektrik artar, dolayısıyla elektrik zamlanıp faturaları kabartır. Bununla birlikte serbest piyasada altyapı aletleri pahalılanır. Pahalılığın sonucu kötü altyapı, kötü altyapının sonucu kayıp elektrik olur: kısır bir döngü. Bu döngünün halktaki işleyişine bakalım: Sistemin ilk çelişkisi yoksulluk. Yoksulluk temelli kaçaklar. Kaçak elektriği kapatacağı zannedilen zamlar. Zamlarla yoksulluğun daha da katlanması. Suç ve ceza ikilemi tıpkı. Çift taraflı olarak elektrik pahalılandıkça kaçak artacak, kaçak arttıkça da elektrik pahalılandırılacaktır. Zaten halktaki kanıksama, sinmişlik, böyle gelir böyle gider havası, giderek kötüleşen yoksulluk temelli çelişkilerin ürünü olan bir atalettir. Sürekli eleştirmek değil -sürekli eleştirip, hiçbirşey yapmamak çelişkiyi sürdürür, süreci daha da kötüleştirir, halkta uyanacak umudu kırar- çözüm üretmektir aslolan. Hasan Balıkçı’nın emeği de bu yöndeydi, ömrü boyunca.

“Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek…”

Mücadele sürecek! Evet ama nasıl? Mahkemeler “ödenek yokluğu” gibi komik gerekçelerle bu döneme kadar ertelendi. En son ertelenme tarihiyse 17 Ekim 2008, Balıkçı’nın ölüm yıldönümünden bir gün öncesi. Sermayenin demokrasisinden, adaletinden, başka ne beklenebilir? Köpekler de kuyruklarını yakalayamadıkları için öylece dönerler yerli yerinde.

Hasan Balıkçı
Üst düzey teknik bilgilerinin yanında bu bilginin halk yararına kullanılması yönünde bilumum politik düşünceye sahip olmadıktan sonra mühendisler bir ayağı yıkık köprülere benzer. Canı pahasına, dürüstçe kaçak elektrikle mücadele ederken hayatını kaybeden Balıkçı teknik konularla toplumsal konular arasındaki diyalektiği görmek açısından en aydın örnektir. Hasan Balıkçı'yı yaşatmak ölüm yıldönümlerinde anıp ölümsüzdür, yaşatacağız demekle değil sadece, söylem ve eylemin bir aradalığıyla, kendimizde(n) başlayarak topluma yayılacak, ama uzun, ama acılarla, kayıplarla dolu bir yolda hep beraber yürümektir.
Bu yüzden YALNIZ DEĞİLSİN!

*Açelya ve İdil’e ithaf edilmiş, her sayfası emeklerle dolu kitaptan…

 

Not: Radikal Genç'te yayınlanan yazının özgün halidir.