Macahel Bizimdir! (Su Kullanım Hakları Sözleşmeleri)
Macahel’i herkes bilmeyebilir. Artvin’in Gürcistan sınırında, oralıların
anlatımıyla “Doğa ile insan ilişkisinde dünya çapında örnek olarak
gösterilebilecek, bin yılı aşkın süredir yaşanılan bir bölge olan Macahel, 6
köyden oluşmaktadır. İnsanlar bu bölgede geçimlerini tamamen doğadan
sağlamaktadırlar. Bölge ormanlarla kaplı, havası ve suyu tertemiz, biyolojik
açıdan eşsiz bir bölgedir. Bölge insanının yiyecek ürünleri tamamen doğaya
bağlıdır. Yaşadıkları evlerini ve yakacak ihtiyaçlarını kendi tasarruflarındaki
alanlardan temin etmektedirler. Bütün ihtiyaçlar doğaya bağlı olmasına rağmen,
doğal hayat hiçbir şekilde zarar görmemiştir. Aksine halkın doğayı geleneksel
koruma ve kullanma kültürü sayesinde doğal hayat asırlardır bozulmamıştır.
Zaten doğa halk tarafından tahrip edilseydi, Macahelin güzelliklerinden
bahsediyor olamazdık.”
Çok fazla kişinin bilmeyişi belki de bir şans. Zor ulaşılır olması da bir şans
sayılabilir. Bu sayede Macahell’e yabancılar doluşmamış, ticarileşmemiş,
kirlenmemiş, ekolojik dengesi bozulmamış.
Bozulmamıştı. Ama şimdi Macahell’leri “Macahel Bizimdir!” demeye iten iki
tehdit altındalar. Birinde, hazır Macahel el değmemiş bir güzellikler ve
zenginlikler kuytusu ya, bir Dünya Bankası fonuyla sözde orayı korumaya; ama
aslında, orayı yaşayanlarına zehir etmeye; bu arada da bir çok yabancya kariyer
sağlamaya yönelik bir GEF Projesi.
Öteki ise, daha yaygın bir kıyımın Macahel’e düşen payı. Şimdi, Macahel
Havzası’nda tasarlanan Sarnıç, Altındere, Camili, Bozçalı-I ve II, Uğur ve
Leylak HES’leri, hidroelektrik santralları değişik firmalara tahsis edilmiş
durumda. Nasıl sığdıracakları bilinmez; ama, bu güzelim yere 7 HES yapacaklar.
Bunun için yollar yapacaklar, kazılar, dolgular, beton yapılar yapacaklar. İş
makinaları, kamyonlar, motor gürültüleri işgal edecek vadiyi. Toz, gazve yakıt
artıkları yayılacak yöreye. Akarsular dizginlenecek, ketlenecek, çevrilecek.
Doğal yaşam dönüştürülecek ve firma bilançolarnda kâr, yörede yıkım kaydı
olacak.
Bunu yöre halkına sormadıkları açık. Onlar bundan rahatsız. “2005 yılında
teşvik yasaları ile Camili havzasındaki HES santrallerinin yapımı ve tahsisi
hakkında, tahsis yıllarında tarafımızdan yapılan uyarıların anlaşılmamış
olduğu, son görüşmelerde teyit edilmiştir.
Bölgemizin tüm suları birkaç firmaya amacı ne olduğu bilinmez şekilde
tahsis edilmiş olup, bir kısım duyarlı insanlarımızın olumsuz bakışları
sayesinde, yöre kaynaklarının üzerinde yapılacak işlerin yöre insanlarına ne
verip ne götüreceği endişeleri ile tahsisin büyük bölümü durdurulmuştur (Maral,
Uğur, Efeler dereleri); ancak bu netice Camili insanının içe kapalı, çağ dışı
yaşamına devam etme hevesinde olduğu için değildir.” diyenler onlar.
Bunu, Türkiye halkına sormadıkları da açık. Onlara yalnız nasıl bir enerji
darboğazında olduğumuz masalı anlatılıyor, şimdilerde. Yoksa, sessiz-sitemsiz
nasıl kurarlardı “SU KULLANIM HAKKI SÖZLEŞME” düzenini.
Bunu da bilen az, kuşkusuz. Oysa, ETKB’nın güler bakanı artık sularımızın boşa
akmayacağı muştusunu yineleyip duruyor, bugünlerde. Belki, duyan birçok kişiye
sevimli de geliyordur, bu. Yıllardır “Su Akar Türk Bakar” tekerlemesiyle
aşağılanan halk bu ülke halkı değil mi?
Evet, artık DSİ Genel Müdürlüğü başvuran şirketlerden yakıştırdıklarıyla “Su
Kullanm Hakkı Sözleşmesi” imzalıyor. Akarsular özel şirketlere “TAHSİS” ediyor.
Geçen hafta yayınlanan haberler bu düzeni tasarlayanları sevindirmiş olmalı: “ÇEVRE
ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, özel sektörün, Su Kullanım Hakkı Anlaşması ile
1461 hidroelektrik santralı için başvuru yaptığını, bu sayede ’boşa akan
sulardan’ yılda 65 milyar kilovat/saat enerji ve yıllık 58 milyar dolar gelir
elde edileceğini söyledi. Türkiye genelinde özel sektör tarafından yürütülen 61
adet hidroelektrik santralın (HES) temel atma töreni Devlet Su İşleri (DSİ)
Genel Müdürlüğü’nde yapıldı. Beş temel atma noktasından canlı bağlantı yapılan
törene Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Devlet Bakanı Mehmet
Şimşek, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi
Güler, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, TBMM Sanayi, Ticaret ve Enerji
Komisyonu Başkanı Soner Aksoy, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) Başkanı
Hasan Köktaş katıldı.” Açıklamayı da ihmal etmemişler: “Suların
boşa akması nedeniyle yılda yaklaşık 8 milyar dolarlık enerjinin zayi olduğunu
anlatan Veysel Eroğlu, "DSİ Genel Müdürlüğüm sırasında, Su Kullanım Hakkı
Anlaşması Yönetmeliği çıkarıldı. Bu bir milattır. Çünkü düşünün 50-60 yıldan bu
yana potansiyelin ancak 12 bin megavatlık bir kısmı değerlendirilebilmiş. Bu da
yüzde 20-25’e tekabül ediyor. Yani 130 milyar kilovatlık potansiyelin ancak 30
milyar kilovatlık kısmı kullanılabilmiş”
Eroğlu’yu yoranlar arasında ekolojik denge yok, doğal yaşama indirilecek
darbe yok, akarsular özelleştirildiğinde yöre insanı nasıl etkilenecek yok,
tarımsal su gereksinimi yok, vb. Yeni ve büyük bir talan alanını keşfetmiş
olmanın şaşkınlığı var yalnızca. Kolay mı, yılda 58 milyar dolarlık (?) gelir
bu!
Nedir bu “Su Kullanım Hakkı Sözleşmesi”. DSİ’nin verdiği bilgiye göre “4628
sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ve bu Kanuna istinaden çıkarılan Elektrik
Piyasası Lisans Yönetmeliği hükümleri çerçevesinde halen piyasada faaliyet
gösteren veya gösterecek tüzel kişiler tarafından hidroelektrik enerji üretim
tesisleri kurulması ve işletilmesine ilişkin üretim, otoprodüktör, otoprodüktör
grubu lisansları için DSİ ve tüzel kişiler arasında düzenlenecek Su Kullanım
Hakkı Anlaşması imzalanması işlemlerinde uygulanacak usul ve esasların
belirlenmesine yönelik hazırlanan “Elektrik Piyasasında Üretim
Faaliyetinde Bulunmak Üzere Su Kullanım Hakkı Anlaşması İmzalanmasına İlişkin
Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” 26.06.2003 tarih ve 25150 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanmıştır. Ayrıca, 25 Mayıs 2004 tarih ve 25472 sayılı Resmi
Gazete ile 17 Ekim 2005 tarih ve 25969 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan
yönetmelik değişikliği de yayınlanmıştır. ” Kuru ve resmi bir dil ve sır
vermeyen bu anlatımın arkasında, Macahel’lilerle birlikte yurttaşlarımızın pek
çoğunun yaşamını etkileyecek bir yeni dünya (düzeni) var. Yurttaşlar olan bitenden
habersiz de olsa, Ankara’da ya da İstanbul’daki klimalı odalarında heyecan
içinde yıllardır bu konuya kafa yoran çok sayıda iş adamı da var. İçlerinde,
kötüye giden sektörlerinde biriktirdiklerini enerji sektöründe değerlendirmeyi
umanlar da var elbette; ama, bol bol da “çantacılar” var. Böyle bir tahsisi
kapan komisyoncular, çantasını alıp projesini satacak işadamı aramaya başlıyor.
Yörede yaşayanlar belki havzada bir iki kez arabayla dolaşan bu yabancıların ne
yaptığından, iş işten geçtikten sonra haberli oluyor.
Yönetmelik’te değilse de, ekindeki anlaşma metnine göre “Şirket, dere
yatağının su alma yeri mansabında doğal hayatın idamesini sağlayacak ve bu
kesimde su haklarını karşılayacak miktardaki suyu yatağa bırakacak ”, bunun
miktarını DSİ belirleyecek ya da Şirket ÇED kapsamında kararlaştıracak, bu
koşullar doğal koşullar değişse de 20 yıl değişmeden kalacak.
Yörede yaşayanların söyleyebilecekleri pek bir şey yok. Malum, demokrasi
denilen şey bir başka hegemonya biçimi; yeter ki, darbesiz olsun. Katılım,
dolaysız demokrasi, vb pek önemli değil.
Bu arada, ne anlama geldiği sonra ortaya çıkacak olan ve Şirkete verilen “menba
developmanı” hak ve görevi; “Enerji üretim gayesiyle inşa edilen anlaşma konusu
tesislerin ( baraj, rezervuar, su alma yapısı, iletim kanalı yükleme havuzu,
cebri boru, santral, teçhizat, v.b.) sivil savunma koruma ve özel güvenlik
hizmetleri, ilgili mevzuata uygun olarak şirket tarafından sağlanacak” olması;
kamulaştrmalar; vb olguları da çok can yakacağa benziyor.
Yöre insanları olup bitenleri gecikerek te öğrenseler, kaygı ve tepkilerini
dışa vurmaya çoktan başladılar. Macahel’liler raporlar hazırlayıp web
sayfalarında tepkilerini dilegetiriyorlar. Kemah-Ilıç havzası halkı
forumlarında örgütleniyor. Tokat Erbaa’lılar seslerini duyurmaya başladı. Rize
İkizdere köylüleri, Fırtına Vadisi yaşayanları sokağa döküldü bile, vadi
girişinde nöbet tutuyorlar....
Bir kamu görevi olan elektrik üretim görevini ihalelerle özel şirketlere
devreden devletin bu uygulamaları Elektrik Mühendisleri Odası’nın açtığı
davalarla bir bir yargıdan dönüyor olsa da, gösterişli açıklamalarla “iş”
yürütülüyor.
Geleceğin ne getireceği belli olmaya başladı. Güler Bakanın verdiği müjdeler
arasında sulama suyu havzalarının, göl ve akarsuların da 49 yıllığına özel
şirketlere verilmesini sağlayacak bir yasa hazırlanıyor. Tarlasını sulamak
isteyen çiftçiler de yakın bir gelecekte sulama suyunu marketten alacak.
Bedelini ödemekte gecikirse ürünü tarlada kavrulacak. Ya da, evindeki
eşyalarına haciz gelecek. “Hükümetin akarsuların satılmasına ilişkin
projesine 7 Temmuz'da (2007) Hürriyet gazetesindeki köşe yazısında, Yalçın
Bayer de yer vermişti. Bayer, satış kapsamında 12-13 akarsu bulunduğunu ve
bunlardan metreküp hesabıyla yaklaşık 3.1 milyar dolar gelir beklendiğini
belirtmişti. Yazıda şu ifadeler yer almıştı: "Fırat'ın sularının
üzerindeki Atatürk ve Keban gibi barajlara giden sular da bu özelleştirme
kapsamı içinde olacak. DSİ'de yapılan ön çalışmalara göre, Fırat'ın 29 yıllık
satış değerinin 950 milyon dolar, Dicle'nin 650 milyon dolar olacağı
söyleniyor. Yani Fırat ve Dicle bir 'fabrika' gibi düşünülüyor."”
Yine haberlere bakalım. Daha dün, NTVMSNBC’de Yasemin Arpa soruyordu
“Bolivya’da suyu özelleştiren devlet, halkın yağmur suyu biriktirmesini bile
yasakladı. Hindistan’daki suyun sahibi de akarsuyu polis gücüyle koruyor, “su
hırsızlarına” karşı.” “Suya cep telefonu kadar para harcarsak su sorunu çözülür
mü? Bolivya’daki gibi yağmur suyu biriktirmek için hapse girmeyi göze alabilir
misiniz? Akarsular özelleştirildiğinde hayvanlar suyu pet şişeden mi içecek?”
Habere göre, “DSİ’nin eski hukuk müşavirlerinden Özdemir Özbay, paketlenmiş
su sektörünün büyümesinin kentlerdeki içme suyu sorununa çözüm olmadığının
altını çiziyor. Su yönetiminin üniter olması gerektiğini vurgulayan Özbay,
eskiden kamuya ait suyun tek merkezden, Devlet Su İşleri’nden yönetildiğini,
oysa şimdi yerel yönetimlere bağlandığını söylüyor ve sorunun burada
başladığını belirtiyor. 2006 yılı başında AB direktifleri ve 11 ülkenin su
kanunları dikkate alınarak hazırlanan Su Yasası Tasarısı’nın, 2006 sonunda
yürürlüğe geçirileceği sözü verildiğini hatırlatan Özbay, ancak tasarının
Enerji Bakanlığı’ndan öteye geçemediğini, bunun anlaşılabilir olmadığını
söylüyor.”
Aslında yeni “Su Yasası”nın gecikmesinin anlaşılamayacak yanı yok. Çünkü, daha
yenisini hazırlamaya uğraşıyorlar. Elbette bizimle paylaşacak değiller bu
hazırlığı. 2009 Mart ayında İstanbul’da toplanacak olan küresel kapitalizmin
Dünya Su Forumu’nun önüne içme, kullanma, sulama, kaynak, akarsu, göl, vb ne
tür su varsa özelleştiren bir yasa ile çıkacaklar. Bunu elbette paylaştıkları,
danıştıkları yerler de var, WWC gibi. Bu kısaltmayı ve WWF-5 kısaltmasını
unutmayalım.
Bu kısaltmalar, Bolivya’da yağmursuyu biriktirenlerin hapse girmesinin, Arjantin’de
bahçesinde kuyu açanın tutuklanmasının, Macahel’lilerin su yollarının
değişmesinin, Antalya’da özelleştirilen suyun %134 zamlanmasının, belki Edirne
Belediye Başkanı’nın son aylarını cezaevinde geçirmesinin, ve nice günahların
günahkarı.
Su İnsan Hakkı’dır özelleştirilemez, ticarileştirilemez, el konamaz diyenler
de boş durmuyor, durmayacak elbette.
Halkların da söyleyecekleri var.
Tahir Öngör
Kaynak;
17/07/2008















