Emperyalizmin sol terminolojiye ait bir kavram olduğunu düşünüyorsak, liberal sol, sol olduğundan kuşkuya düşürecek, liberalizm dozu kaçmış bir ‘sol’dur. Bunun anlamı, onun da -çok eleştirdiği- bir ortodoksi haline gelmesidir
Radikal 2’nin 619. sayısında, son dönemlerde tartışmaya açılan “liberal sol”u özetleyen bir yazı vardı. Burada solun yeni bir dil ihtiyacı vurgulanırken “heterojenlik”, “parçalılık”, “melezlik”, “belirsizlik”, “fark” gibi terimler aracılığıyla bütünlük yoksunluğuna olumlu bir değer atfediliyordu. Bu kavramların post-yapısalcılığın anahtar kavramları olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla bu yazıyı, reel sosyalizmin çöküşünden beri duymaya alıştığımız sol özeleştiri akımının post-yapısalcı bir sol anlayıştan yola çıkan örneği olarak değerlendirilebiliriz (Cem Kaptanoğlu, “Solun Yitirdikleri”).
Diğer yandan, aynı sayıdaki başka bir yazıda, liberal sola emperyalizm kavramını yitirdiğinden ötürü bir eleştiri yapılıyor ve liberal solun post-yapısalcılıkla ilişkisine kısaca değiniliyordu (Fatih Yaşlı, “Sol ve Emperyalizm”). Bu noktayı biraz daha açmak için, post-yapısalcılığın entelektüel mahfillerdeki gücünü hatırlamamız gerek. Gerçekten, Derrida, Foucault, Deleuze, Guattari, Hardt, Negri gibi yazarlar tarafından belirlenen post-yapısalcı temalar çok farklı disiplinlerde ve alanlarda dolaşıma girmiştir. Bu temalar, liberal sol tartışmasını başka bir açıdan düşünmek için de uygun bir zemin oluşturabilir. Yani tartışmaya başladığımız liberal sol, aslında post-yapısalcı havayı soluyan bir soldur.
Emperyalizm nerede?
Bunun için liberal solun kanaat önderlerinden biri haline gelen Baskın Oran’ın, anti-emperyalizmin solda yer aldığı iddialarına karşı, bunların reddedilmesi gereken (muhtemelen “milliyetçi”) “zavallılık”lar olduğu görüşünü hatırlatabiliriz (Radikal 2, 617). Kaptanoğlu’nun yazısında ise, sol çözümlemede “metafizik özden kurtulma” teması işaretlenebilir. Bu anti-özcü eğilim, post-yapısalcılığın karakteristiğidir. Post-yapısalcılık, her türlü öz, temel, köken, yapı arayışına karşı girişilmiş sürekli bir eleştirel etkinlik olarak tanımlanabilir. Derrida’nın “anlamın sürekli ertelenmesi” ilkesine dayanan yapıbozumculuğu, Deleuze ve Guattari’nin kökensel “ağaç” modeline karşı köksüzlüğü anlatan “rizom” imgesini önermeleri, Hardt ve Negri’nin herhangi bir konuma yerleşemeyen “hareket arzusu” bu eleştirinin önemli duraklarıdır.
Konumuz açısından daha uygun bir imge ise Focault’dan gelmektedir: Mekanda “kılcal damarlar boyunca” yayılmış, “her yerde hazır ve nazır” olan iktidar. Foucault’nun pan-iktidarı, merkezsizlik vurgusu açısından post-yapısalcılığı yankılar: Eski iktidar çözümlemelerindeki merkeze yerleşen, bir merkez-çevre ilişkisi kapsamında gücünü belli bir yöne doğru sevkederek negatif sömürü ilişkisi kuran bir iktidardan sözedemeyiz. Bunun iktidarı yapılarda sabitlerken mikro olguları gözden kaçıran teorilere karşı kullanışlı bir analitik araç olduğu açıktır. Toplumsal çözümlemeyi düzenli yapılarda odaklarken daha düzensiz ve heterojen toplumsallıkları ıskalayan bir sosyolojik bakışın eksikliklerini fark etmemizi de sağlayabilir. Zira çağdaş bir sosyal teorinin pozitivizmin ve ortodoks Marksizm’in ötesine geçerek, sadece sistemliliğe, istikrara ve yapılara odaklı bir çözümlemeyle yetinmeden, heterojenliğe odaklanan perspektiflere de dayanması gerekir. (Ek olarak, post-yapısalcılığın Avrupamerkezciliğe karşı cehdi de kaydadeğerdir. Bu tutum, belki de AB tutkunu liberal sol ile başlıca farklarındandır. Fakat Avrupamerkezciliğin arkasında yer alan kapitalist “yapı” analize dahil etmedikçe Avrupamerkezciliğin herhangi bir kültürelcilikten farkı kalmaz).
Bununla birlikte, post-yapısalcı sol ile liberal solun buluşması, tek taraflı bir analizle yetinerek yapı kavramını boşlamasından kaynaklanmaktadır: Buna Spinoza paradoksu diyebiliriz. Spinoza’nın panteizminde Tanrı heryerdedir ama bu hiçbiryerde olmadığı anlamına da gelir. Post-yapısalcılıkta da “iktidar heryerdedir”. Bu adem-i merkeziyetçi önerme, iktidarın hiçbiryerde olmadığı anlamına gelebilir mi? Post-yapısalcı tezleri bir küreselleşme teorisine taşıyan Hardt ve Negri’nin post-emperyalist bir çağa girdiğimiz yönündeki görüşleri bu konuda bir açıklama getirmektedir. Burada liberal ve post-yapısalcı duruş açık bir biçimde kesişir. Her ikisi de emperyalizmi ulus-devletler çağına ait bir fenomen olarak arkaikleştirmeye çalışırlarken, anti-emperyalist mücadeleleri köhnemiş bir üçüncü dünyacılık şeklinde ve (liberalizmin dilinden çalınmış bir ifadeyle) “dinozorluk” olarak etiketleme eğilimindedir. Buna göre, anti-kapitalizm ve anti-emperyalizm de yapı hastalığına yakalanmış metafizik özcülükler olarak görülür ve deyim yerindeyse, “solun çocukluk hastalıkları” olarak anlaşılmalıdırlar. O halde, emperyalizmin sol terminolojiye ait bir kavram olduğunu düşünüyorsak, liberal sol, sol olduğundan kuşkuya düşürecek, liberalizm dozu kaçmış bir “sol”dur. Bunun anlamı, onun da -çok eleştirdiği- bir ortodoksi haline gelmesidir.
Ortodoksilere Karşı
Burada önemli olan, post-yapısalcılığa karşı eleştirel bir tutumu bırakmadan ama onun kimi çözümlemelerine de göz kapamadan yaklaşabilmektir. Çünkü post-yapısalcılık, yeni toplumsal gelişmeleri anlamak açısından ortaya çıkardığı eleştirel enerjiyi, küresel kapitalizmi çözümlemek için elzem olan “yapı” kavramına dair kuşkusu nedeniyle kesintiye de uğratabilir. Newtoncu “kesinlik”lere ya da Comte’un “düzen”ine sahip bir dünyada yaşamadığımızı artık daha fazla kişi kabul etmektedir. Sadece istikrar, düzen, sistemlilik ve yapı gibi kavramlarla değil heterojenlik, melezlik ve müphemlik gibi kavramlarla çözümlenebilecek pek çok toplumsal olgu var. Bu, post-yapısalcılıktan öğrenebileceğimiz şeyler olduğunu ve ortodokslukta ısrar etmenin anlamsız olduğunu da gösterir. Ayrıca, post-yapısalcılık ve Marksizm’i uzlaştırmaya çalışan bir yazarın aynı bağlamda söylediği gibi, “bir koltukta iki karpuzu taşımak” demektir. Buna göre, post-yapısalcılık heterojenlik ve müphemlikle anlaşılabilecek gelişmeleri anlamamıza yardımcı olurken Marksist kategoriler bu gelişmelerin yapılarla ilişkisini kavramamızı sağlayacaktır. Aksi halde, eklektik olmama adına mutlakçı bir tavır alırken ıskaladığımız bir yığın olgu çözümlemeyi zayıflatacaktır. Bütün ortodoksilerin zayıflığı da bu değil midir?
Bunun huzurlu bir sentez olup olmayacağı ayrı bir konu. Asıl önemlisi, her iki tarafta da yer alan ortodoks tutumlara karşı eleştirel mesafeyi koruyabilmektir. Bazı Marksistler, tüm post-yapısalcı temaları küresel kapitalizmin yeni aşamasıyla özdeşleştirerek onları eski liberal yalanlara kapılmakla suçlamayı sürdürüyor. Bunun bir tür tutuculuk olduğuna şüphe yok. Ancak post-yapısalcı tarafta da metafizik özden kurtulma stratejisinin yol açtığı, kapitalizm ve emperyalizm gibi, ancak yapısal analizlerle açıklanabilecek olgular konusunda bir zaafiyet ve sonuçta kinik bir politik tutum göze çarpıyor. O halde, Ortodoks Marksist tutumların tutuculuğu gibi, liberal solun konumu da bu açıdan yeniden düşünülmelidir. Çünkü sol’da yer almak, artık daha farklı konumları içerse bile, eskiden olduğu gibi bütünlük ve yapı fikrini varsaymakla mümkündür.
01/09/2008
Fırat Mollaer, MSÜ, Sosyoloji, Doktora
Kaynak; Radikal















