Küreselleşen dünyanın şirketleşen üniversiteleri

Küreselleşen dünyanın şirketleşen üniversiteleri
Küreselleşen dünyanın şirketleşen üniversiteleri

‘Scholar Ship’ programıyla üç aylık bir dönem için 25-30 bin dolar bastırıp, dev
bir gemide dünyayı gezerken eğitim almak da mümkün.





Günümüzde devlet üniversiteleri bile piyasalaşmanın dev dalgalarına karşı
direnemiyor. Kendilerini, kâr amacı güden şirketlerle ortaklık arayışlarının cazibesine bırakıveriyorlar

Yükseköğrenimin toplumsal rolü üzerine kafa yoranlar son 20 yıldır üniversitelerin ticari yapıya doğru evrilmeye başlamasından ve akademik kurumların
geleceğinden fazlasıyla kaygı duyar oldular. Bunda pek de haksız sayılmazlar. Tüm dünyada üniversitelere biçilen ve onları sıradan kurumlardan ayıran eğitim, araştırma ve topluma yaptıkları entelektüel katkı işlevlerinin, alelade bir şirket kimliğine bürünme eğilimi ve bunun da yükseköğrenim kurumlarının yavaş yavaş altını oymaya başladığı endişesi yaygın. Geleneksel anlamda demokrasinin köklerini
sağlamlaştırma, yurttaşları bilinçlendirme, yerel ve bölgesel halkları destekleme, bilgiyi koruma altına alma ve herkese olabildiğince yayma, araştırma yoluyla bilgiyi zenginleştirme, sanat ve kültürel çalışmaları
oluşturma ve destekleme, derin bir demokrasi inancıyla donanmış öğrenciler ve liderler yaratma çabasına soyunma gibi misyonlarıyla tanımlayabileceğimiz üniversiteler dünyada artık farklı bir noktaya
doğru kayıyor. Kafalardaki sorular “Kısa vadeli piyasa talepleri
doğrultusunda ve gittikçe rekabetin arttığı bir ortamda ekonominin
belirlediği kapitalist kurallar, yükseköğrenim fikriyle ne ölçüde
örtüşüyor? Yüzyıllara dayanan üniversite ideallerinin ve misyonlarının
sonu mu geliyor? Yoksa parayla pompalanan bir yapıda artan fonlarla ve
araştırma olanaklarıyla kaçınılmaz bir küreselleşme olgusu mu
yaşanıyor?”

Kârın maksimizasyonu

Özellikle ABD’de bu soruların yanıtlarını irdelemeye çalışan sayısız
makale, kitap ve araştırma mevcut. Temel akademik değerleri para
kazanma hırsı uğruna feda eden üniversiteler, şirketler arası rekabet
uğruna gizlenen buluşlar ve bulgular, şirket hesaplarından ödenen
laboratuar giderleri, kâr peşinde koşan internet şirketlerinin
özellikle fizik departmanlarının araştırmalarını sübvanse etmesi,
insanların üzerinde yapılan bilimsel araştırmalarda ortaya çıkan etik
sorunlar, vb. pek çok gelişme masaya yatırılan konulardan bazıları.
Esas sorun da aslında kâr amacı gütmeyen eğitimle sadece kâr amaçlı
eğitimi ayıran sınırların gittikçe flulaşmasıyla başlaması. Günümüzde
devlet üniversiteleri bile bu girdabın içine çekiliyor ve onlar bile
piyasalaşmanın dev dalgalarına karşı direnemiyor. Bir anlamda,
kendilerini kâr amacı güden şirketlerle ortaklık arayışlarının
cazibesine bırakıveriyorlar.

Şirketlerle olan direkt temasların ötesinde kâr amaçlı bir zihniyetin
üniversite duvarlarına sızması tehlike çanlarının çalmasına neden
oluyor. Müşteri olarak görülen öğrenciler, kadro giderlerini kısmak
için online eğitime çılgınca yatırım yapan idari birimler, sadece
yetişkin öğrencileri hedef alan programlar bu zihniyetin belli başlı
yansımaları aslında. ABD’de geleneksel üniversite eğitimi ve ciddi
bilimsel araştırma hâlâ Harvard, Princeton ve Stanford gibi prestijli
özel üniversitelere bırakılmış olsa da genel yapı şirket modelleriyle
yönetiliyor. Kârı maksimize etmek, giderleri kontrol altına almak ve
müşteri memnuniyeti son 20 yıldır üniversite koridorlarında sıklıkla
duyulan terimler olageldi. Bugün Cornell Üniversitesi 36 milyon doları
gözünü kırpmadan online eğitime yatırırken, Columbia Üniversitesi 30

milyon doları reklam ve pazarlama amaçlı bir portala harcayıveriyor.
Gordon Winston gibi yükseköğrenim üzerine uzmanlaşmış ekonomistler,
öğrenci harçlarının ne kadar yüksek olursa olsun asla bir öğrencinin
eğitim masraflarını tek başına karşılayamayacağını belirtiyorlar.
Özellikle köklü ve öğrencilerinde güçlü bir aidiyet duygusu yaratan
Amerikan üniversitelerinde varlıklı mezunlardan gelen bağışlar ve
hediyeler çok büyük gelir kaynağı. Peki o zaman neden New York
Üniversitesi gibi prestijli bir okul Prag’tan Floransa’ya kadar pek çok
yerde kampüs açıyor, Tel Aviv’de ve Buenos Aires’te programlar kuruyor?
Çokça turistik ve düşük nitelikli ders programlarının altına imza
atabiliyor? Neden pek çok Amerikan, İngiliz ve Avustralyalı kurum
küresellleşme yarışı içinde? Yakın zamanda Birleşik Arap Emirlikleri,
New York Üniversitesi yönetimine 100 milyon dolar teklif edip Abu
Dabi’de kampüs kurmasını istemedi mi? Komşu Katar’dan da zengin
öğrenciler gelecekse neden olmasındı? Zaten Katar’da çoktan Carnegie
Mellon, Cornell, Georgetown, Texas A&T gibi saygın üniversitelerin
Katar Kraliyet ailesi tarafından akıtılmış paralarla kurulan kampüsleri
yok muydu? Madem 11 Eylül’den sonra kara tenli Müslüman çocukların
Amerika’ya girişlerine pek sıcak bakılmıyordu, onlar da işte böyle
“hizmeti” ayaklarına götürür ve böylelikle paralı öğrencilere cazibe
alanı sunabilirdi. 2000 yılından itibaren şirketler özel anlaşmalarla
yükseköğrenim alanına yıkıcı bir şekilde girdiler. İş idarecilerine
sertifika programları ve diplomalar sunan Motorola ve McDonald’s
Hamburger Üniversiteleri, Microsoft’un ve General Electric’in Eğitim
Birimleri, dersleri internet üzerinden yapan tamamen sanal
üniversiteler, ya da uzaktan eğitim ağırlıklı geleneksel üniversiteler
kâr amacı güden mantığın yansımaları olarak gündeme geldi. Öğrenciler
sürekli memnun edilmesi gereken müşteriler olarak görüldüğünden onları
pek zorlamamak ve hatta eğlendirmek de artık işin gereği oldu. Örneğin
“Scholar Ship” adı verilen bir programla sadece üç aylık bir dönem için
25-30 bin dolar bastırıp dev bir gemide dünyayı gezerken eğitim almak
bile artık mümkün durumda.

Ancak bu toplumsal olgu, özellikle gelişmekte olan ülkelerde eğitim
bütçelerini kısan, devlet üniversitelerine bütçe ayırmayan ve siyasal
gündemleri kısa vadede seçmeni etkilemeye yönelik hükümetlerle daha
vahşice yaşanıyor. Örneğin komşumuz Yunanistan buna çok iyi bir örnek.
1975 Anayasası’nda yasaklanan özel üniversiteler, ‘anagnorisi’ yani
“kabul etme” ya da “tanıma” tartışması çerçevesinde tekrar gündeme
sokulmaya çalışılıyor. Muhafazakâr sağcı parti Yeni Demokrasi 2004
yılında özel üniversiteler yasasını değiştireceğini vaat etti. Aslında
verdikleri diplomaları resmi olarak tanınmayan ancak Yunanistan içinde
faaliyet gösteren birkaç Amerikan ve Avrupa üniversitesinden mezun
olanlar kamu sektöründe çalışamıyordu. Bu okulların akademik
nitelikleri olmadığı ancak meslek yüksekokulu sayılabileceği
söyleniyordu. 2005 yılındaki anayasa değişikliği tasarısının bu
“tanıma” sorununu ortadan kaldıracağı sanıldı. Ne de olsa Yunanistan
üniversiteleri artan talebi karşılayamıyor ve parlak Yunanlı gençler
İngiltere, Almanya ve İtalya gibi ülkelere gidiyordu. Politikacılara
göre parlak beyinlerden ziyade paralar dışarı kaçıyordu. Ancak ne
olduysa o zaman oldu. Bu yasa tasarısı öğrencilerden, öğretim
üyelerinden, sendikalardan ve sol partilerden inanılmaz bir tepki
gördü. Formül bilindik ve basitti: Devlet üniversitelerine bütçeden çok
az pay ayırıp onların yıllar içinde çürümelerine, akademik olarak geri
gitmelerine bilerek göz yummak, bir siyasal tercih olarak devlet
üniversitelerinin halk gözünde cazibesinin ve saygınlığının
yitirilmesine izin vermek, onları çerçevenin dışına itmek ve direkt kâr
amacı güden kurumları alternatif olarak öne sürmek. Şimdilerde ise
Türkiye’de uygulanan vakıf üniversitesi modeli öne sürülerek tartışma
soğumaya bırakıldı. Ne de olsa bu ara bir çözümdü ve vakıf
üniversiteleri kuruluş hedefleri itibarıyla kamu yararı güden
kuruluşlar olmalıydı. Ancak Yunanistan benzeri pek çok ülkede asıl
sorun hâlâ devlet üniversitelerine bütçeden ne kadar pay ayrılacağı
noktasında düğümleniyor.

Dünyada olup biten bütün bu gelişmeler başta belirtilen kaygıları
silmiyor, aksine derinleştiriyor. Son tahlilde “nasıl bir üniversite?”
sorusu “nasıl bir toplumsal düzen?” sorusundan bağımsız düşünülemiyor.
Çok basit olarak dile getirirsek bilimin öncelikleri ve gerekleriyle
piyasa düzeni hiç mi hiç bağdaşmıyor.

Kaynak; 29/06/2008 Radikal iki, ASLI TUNÇ: Doç. Dr., İst. Bilgi Üni.