Kölecilere, katliamcılara özgürlük






Şanlı Cumhuriyet tarihimizin bir katliamı daha zamanaşımının şefkatli kollarında kayıttan düştü. 19 Aralık 2000 tarihinde 10 bin güvenlik görevlisinin, açlık
grevlerini bastırmak için hapishanelere yönelik gerçekleştirdiği kanlı
baskının üstünden 8 yıl geçti. İkisi asker 32 kişinin öldürüldüğü bu
korkunç katliamın sorumluları, Adli Tıp raporları ve bütün kanıtlar
suçlarını işaret etmesine rağmen bir türlü tam olarak saptanamadı.
Nasıl oluyorsa, bulunamadı.

Tutuksuz yargılandıkları davalara icabet etmeye tenezzül buyurmadılar.
Diri diri yaktıkları insanların anısı önünde boynumuz bükük. Ama
‘Hayata Dönüş’ operasyonu adıyla tarihimizin en kanlı şakalarından biri
olarak başımıza kakılan bu katliamın sorumluları

cezalarını görene kadar bu konunun peşini bırakmayacağız.

Geçen hafta aynı günlerde yüce Türk yargısının tüyler ürpertici bir başka  kararıyla da sarsıldık.

Kozan’da bundan dört yıl önce ortaya çıkartılan ‘köle geleneğinin
sürdürücüleri’ de sözde ceza aldı. Dokuzuna 1660 ile 7bin 500 YTL para
cezası uygun görüldü, bu cezalar da ertelendi. 17 sanık da beraat etti.
Şimdi üşenmeyip olayı bir hatırlayalım.

Adana’nın Kozan İlçesi’ne bağlı Arslanlı Köyü’nden gelen haberleri
aktarabilmek için masal kipine sığınma ihtiyacı duymuştuk. Karanlık
zamanlardan, Kaf Dağı’nın ardındaki ülkelerden bir hikâyeymiş gibi.
Sokaklardan bulunup ya da ailesinden satın alınıp köle olarak
çalıştırıldığı anlaşılan 3’ü çocuk, 8’i zihinsel özürlü 19 kimsesizin
kurtarılmasıyla derin bir soluk alıp yüksekçe bir rafa kaldırılacak bir
dosya değildi karşımızdaki. Dolayısıyla iyilerin zaferiyle sonuçlanmış,
çözülmüş, halledilmiş bir tuhaf vahşet hikâyesi olarak uzağa, bizden
iyice uzaklara itme gayretine bir ara versek derin bir utancı göze
alarak hayatımız hakkında kimi şeyleri anlamaya başlayabilirdik.

Zihinsel özürlü kayıp bir çocuğun izini süren güvenlik güçlerinin bir
ihbarı değerlendirerek ulaştıkları köyde bir ay araştırma yaptıkları,
tarım işçisi ve seyyar satıcı kisvesi altında istihbarat topladıkları
açıklandı. Ekipler, bazı evlerde ailelerle bağı olmayan çocukların
çalıştırıldığını saptayınca operasyon başlatıldı. Köyün Topallar
Mahallesin’deki 41 ev ve ahırlar didik didik aranınca yaşları 13 ile 65
arasında değişen 19 kişi bulundu. 11 kişi de tutuklandı. Ceza Yasası’na
olaydan iki yıl önce eklenen ‘köle ticareti’ maddesinden
yargılanacaklardı.

Özürlü çocukların Adana’da sokaktan toplanarak kişi başına 500 milyon
lira karşılığında ağalara satıldığı, işkenceyle çalıştırıldıkları,
istenilen düzeye gelemeyenlerinse geri gönderildiği yerleşik bir düzen
söz konusu.

15 yaşındaki özürlü G.K., kaçarken yakalandığını, ayak bileğine
bağlanan ipin bir ucunun da ineğin bacağına bağlandığını, av tüfeğiyle
de vurulduğunu anlatıyor. Saçmanın ve ipin izi bileklerinde. Kölelerin
hepsi şiddetle eğitilmiş, kaçmaya kalktıklarında ağır dayaklar
yemişler. Ama bunları zaten biliyoruz. Kimi kötü adamlar, kötü
polisler, kötü kocalar, kötü babalar, canavar anneler, yakalanana kadar
insanlara işkence etmekten vazgeçmiyor. Yasalara saygılı, iyi, dürüst
insanlarsa günü gelince onları yakalayıp adaletin ellerine teslim
ediyor.

O kadarla kalmıyor

Keşke hikâyenin son sözü bu olsaydı. Yaşını başını almış kölelerin
görüntülerini televizyonda izleyen yakınları akın akın Emniyet
Müdürlüğü’ne başvurmaya başladı. Gazetelerde çıkan fotoğraflardan
yakınlarını teşhis edenler oldu. Ancak kölelerin kimliği olmadığı,
geçmişlerini ve bazıları adlarını bile hatırlayamadığı için kendilerini
almaya gelenlerin DNA testi yaptırmasına karar verildi. Kurtarılan
kölelerden bazısının küçük yaşta köye getirildiği ve yıllardır karın
tokluğuna işkenceyle işe koşulduğu anlaşılıyordu.

Adana’da Kalekapısı olarak bilinen semtte çok uzun zamandır insan
ticareti yapıldığı, baskına uğrayan köyde de durumun asla
yadırganmadığı saptanmıştı. Nitekim köylüler, köylerinin adının kötüye
çıkmasından duydukları üzüntüyü dile getiriyor, “Topallar Mahallesi’nde
bugüne kadar böyle bir zulüm yaşanmadı. Köyü çekemeyen birkaç kişinin
iftirası sonucu bu iş ortaya çıktı. Köyün kurulduğu günden beri
yanımıza işçi alıp çalıştırırız. Biz insanları çalıştırırken topluma da
kazandırmış oluyoruz. Bizim yanımızda çalışıp kendi güçlerince iş
yapmaları daha iyi oluyor” diyordu. Kısacası, hikâyenin can alıcı
noktası, köy halkının, bunun 300 yıllık bir gelenek olduğunu söyleyip,
konunun neden bu kadar abartıldığını anlamayan bir ifadeyle köşede
dikiliyor olmasıydı.

Birer baklası oldukları zincirin zulümle ilintili olduğunu akıllarına
bile getirmemişlerdi. Masumiyetlerine kefil ettikleri, bu kez töre
değil. Onun küçük kardeşi, gelenek. 

O köy bizim köyümüzdür

Arslanlı Köyün’ün bir mikrokozmos olarak hayatımızın bire bir izdüşümü
olduğunun farkına vardığımız anda bu ortaçağdan kalma bulup korkudan
titrediğimiz olayı masal kipinden arındırabiliriz.

Adı çok uzun ya, Sınır Aşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler
Sözleşmesine Ek İnsan Ticaretinin Özellikle Kadın ve Çocuk Ticaretinin
Önlenmesine, Durdurulmasına ve Cezalandırılmasına İlişkin Protokol’deki
tanımını birlikte okuyalım mı? “İnsan Ticareti, kuvvet kullanarak veya
kuvvet kullanma tehdidiyle veya diğer bir biçimde zorlama, kaçırma,
hile, aldatma, nüfuzu kötüye kullanma, kişinin çaresizliğinden
yararlanma, veya başkası üzerinde denetim yetkisi olan kişilerin
rızasını kazanmak için o kişiye veya başkalarına kazanç veya çıkar
sağlamak yoluyla kişilerin istismar amaçlı temini, bir yerden bir yere
taşınması, devredilmesi, barındırılması veya teslim alınması anlamına
gelir.

İstismar terimi, asgari olarak, başkalarının fuhşunun istismar
edilmesini, veya cinsel istismarın başka biçimlerini, zorla
çalıştırmayı veya hizmet ettirmeyi, esareti veya esaret benzeri
uygulamaları, kulluğu veya organların alınmasını içerecektir.”

Bu tanımı dikkatlice okuduğunuz takdirde, Arslanlı Köyü, Shirley
Jackson’ın ünlü ‘Piyango’ öyküsündeki Amerika’nın güneyindeki, her yıl
bir kasabalının piyangoyla belirlenip meydanda topluca linç edildiği o
tuhaf kasaba kadar uzak olmaktan çıkacaktır.

Daha birkaç yıl önce, yoksulluğun katmerlendikçe canavarlaştığı bir
memleket ikliminde, bir araştırmanın can yakıcı ışığı altında oturup
okumuştuk. Aileler, zihinsel özürlü mensuplarını sokağa bırakıyor, diye
yakınıyordu Darülaceze yetkilileri.

Sapsızları, özürlüleri, çocuk fazlasını, norm dışıları hayatımızın
neresine yerleştirdiğimizi bir kez daha gözden geçirmek zorundayız.

Arslanlı Köyün’ün ağalarının kendilerini mağdur ilan ediş tarzı,
hepimize çok tanıdık geliyor. Denetimsiz zorbalığın sıkıştığı noktada
başvuracağı kurnaz dilin çok çeşidi yok maalesef güzel Türkçe’mizde.
“Biz bölücü örgütmüşüz gibi sabaha karşı ağır silahlarla baskın
yapılıyor. Sahipsiz insanlara sahip çıkmak suç mu?” 300 yıllık
sorgulanmamış gelenek elbette ‘bölücü örgüt’den hallice bir konumda ele
alınmak istiyordu.

Sokaklardan toplanmış özürlü insanların kelle başı hesapla bir
ömürlüğüne satın alındığı, öküz muamelesi gördüğü köyde 300 yıldır
kimsenin bu durumu, karşı çıkmaktan geçtim, yadırgamamış, sorgulamamış
olduğunu düşününce masumiyetin tanımını bir kez daha gözden geçirmek
zorunda kalıyoruz. Bu lanetli ticaretin bire bir içinde olmasa da,
kimsesiz ve özürlü çocukların satın alınıp işe koşulduğunu bildiği
halde sükûnetini kaybetmeyen köy sakinleri o ticaretin kefili olarak
hayatlarını sürdürüyorlar. ‘Uzak acıların küçük hisseli ortakları’
olarak. Masumiyet, körlüğün, hayatı canavarlığa peşkeş çekmenin adı
oluyor.

Yüce Türk yargısı da sonunda ağaların iyi niyetine kefil oldu işte. Şu
gerçeğin altını çiziverdi Kozan Ağır Ceza Mahkemesi: Arslanlı Köyü
memleketimize ne kadar benziyor.

Çocuk nüfusunun beşte birinden fazlasının 12 yaşına gelmeden
çalıştırılmaya yollandığı, üstelik yüzde 60’ının günde 11-12 saat
çalıştırıldığı, kayıt dışı işyerlerine eti de kemiği de teslim edildiği
memleketimize. Kadınların elden ele satıldığı, muhtaç Rus kadınlarının
takas edildiği ‘yoksul ve onurlu’ memleketimize. İşkencecilerin
milletin birlik ve bütünlüğü adına korunduğu, köleliğin her türlüsünün
artık sorgulanmayan bir gelenek olduğu memleketimize.

Hem nereden başlayacağız köle tacirlerini yargılamaya?

Hepimiz, yakınlarını ‘Hayata Dönüş’ operasyonunda kaybetmiş, olası köleleriz.

Kaynak; Radikal,30/06/2008 Yıldırım Türker