Kitlelerde Hak ve Özgürlük Bilinci








Kitlelere Hak ve Özgürlük Bilinci Vermeliyiz
Ülkemiz hak ve özgürlüklerin sürekli olarak engellendiği, bununla birlikte hak ve özgürlükler mücadelesinin de, olması gereken düzeyde olmadığı bir ülkedir.

70 milyonun polis tarafından dinlendiğinin gündeme gelmesi, bu hak gasplarının açığa çıkan son örneği ve aynı zamanda en geniş kesimi doğrudan ilgilendirenlerinden biriydi. Yaygın bir tepki gelişmedi. Egemenler o kadar rahat ki, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, suçları açığa çıktığı halde, en azından halktan özür dilemedi, tersine pişkince "konuşursanız dinlenirsiniz... yasadışı bir şeyiniz yoksa dinlenmekten kaygılanmayın" diyebildi.

Bu bir örnektir. Fakat tekil bir örnek değildir. Ülkemizde, hak gasplarının iktidarlar tarafından pişkince savunulmasının ve elbette bunu yaparken meşrulaştırmaya çalışmasının örneği çoktur.

Bunu yaparken cüret aldıkları yer bir yanıyla da karşılarındaki tepkinin yetersizliğidir.

Tepkisizliğin tek bir nedeni yok. Birçok nedeni vardır ve bu nedenlerden birisi de, kitlelerin hak ve özgürlük bilinçlerindeki geriliktir.

Bu gerçek, devrimcilerin halkı bilinçlendirme faaliyetlerinin muhtevasında dikkat etmeleri gereken noktalardan birini gösterir.

Kitlelere neyi nasıl anlatacağımızı doğru tespit etmek, kitlelerin nasıl düşündüğünü ve neden öyle düşündüğünü kavramaktan geçer; o durumda propagandanın, bilinçlendirmenin daha isabetli ve sonuç alıcı şekilde yürütülmesi mümkün olur.


Örneğin, demokratik devrimini gerçekleştirmiş, hak ve özgürlükleri genel olarak uzun mücadeleler sonucunda kazanmış ülkelerde, kitlelerin hak ve özgürlükleri konusundaki duyarlılıkları, bizim gibi ülkelerle kıyasladığımızda daha fazladır. Mücadeleyle kazanılmış haklar, mücadeleyle korunur doğallıkla. Aynı şekilde, bu ülkelerde bizim gibi ülkelere göre daha geniş halk kitleleri sendikalarda, derneklerde örgütlüdür.

Bunun nedenlerini sorgulamak, bizi belli sonuçlara ulaştırabilir.


Hak ve Özgürlük Bilinci Mücadelenin Sonucudur

Evet, emperyalist ülkelerdeki halkların hak ve özgürlük bilinçleri bizim gibi yeni-sömürge ülke halklarıyla kıyaslandığında daha ileridir. Fakat, bu gerçeklik bizim halkımızın "kötülüğü" ya da o ülke halklarının "mücadeleciliği" ile ilgili bir sorun değil, emperyalist ülkelerin ve ülkemizin tarihsel gelişim sürecinden kaynaklı bir farklılıktır.

Hak ve özgürlüklerin yerleşik, sistematik ve kurumsal bir olgu olarak gündeme gelmesi demokratik devrimlerledir. Burjuva demokratik devrimleri, halk kitlelerinin hak ve özgürlüklerinin tanınmasını, yasal hale getirilmesini sağlamıştır. Ondan önceki toplumsal aşamada, yani feodal toplumda, hak ve özgürlükler genel anlamda yoktur. Kralların, feodal beylerin (ağaların) mutlak belirleyici ve hükümran oldukları yönetimler vardır. Haklar ve özgürlükler de onların belirleyiciliği altındadır, sınırları onlar belirlerler.

Ancak demokratik devrimlerle birlikte, seçme seçilme hakkı, örgütlenme ve mücadele hakkı, düşünceyi açıklama hakkı, adil yargılanma hakkı, yasalar karşısında eşitlik, kadın hakları, emekçilerin hakları gibi çeşitli haklar gündeme gelmiştir.

Aşağı yukarı 1700'lerin ikinci yarısından başlayarak hak ve özgürlükler için emekçilerin yürüttükleri mücadele ve kazanılan haklar, kimi zaman hak ve özgürlükleri daha da geliştirerek, kimi zaman gerileyerek ama sürmüş ve bugünlere gelmiştir. Mücadele ile kazandıkları hakları savunmakta ve sahiplenmekte de buna paralel bir duyarlılık oluşmuştur.

Fakat, burada bir not düşmek gerekir ki; hak ve özgürlük bilincinin tarihsel kökleri olmakla birlikte, bu bilinç durağan da değildir, nitekim bu ülkelerde uzun yıllar devletle barışık yaşayan emekçilerin bilinçlerinde o dönemlerle kıyaslandığında bir gerileme ve uzlaşmacılığın gelişmesi de sözkonusudur.

Ülkemizde ise, emekçilerin uzun ve kapsamlı, kitlesel mücadele geleneklerinin olmayışı, demokratik devrim sürecinin tamamlanmamış olması, sonucudur ki, haklar ve özgürlükler bilinci geridir. Halkların kültüründe ve bilincinde yer yer feodal bilincin, kültürün etkileri devam edebilmektedir. Keza, halkın bugün sahip olduğu hakların bir kısmı da yukarıdan verilen haklar olmuş ve uğruna mücadele edilmeyen hak ve özgürlüklerden vazgeçmek de, aynı şekilde kolay olmaktadır.

Feodal kültürde, devletle ilişkilere hak ve özgürlükler değil, devletin lütfu çerçevesinde bakılır. Bunun en özlü ifadesi "kerim devlet, baba devlet" kavramlarıdır.

Sosyal yardım, sosyal güvence, demokratik haklar, hak olarak değil, geniş kesimler tarafından devletin lütfu olarak görülür.

Örneğin, eğitim, sağlık, barınma hakkından yararlandırıldığında, kitlelerin bir kesimi bunu kendisine verilmiş bir lütuf olarak görür. Bu bilinç ve kültürün devamı olarak, bunlar yoksa da bunun için devlete dayatmaz, mücadelesini yürütmez. Hatta "Allah devlete zaval vermesin" denilerek yine de devletten duacı olmak sözkonusudur. Belirleyici olan, mücadele etmeyip boyun eğmektir. Bu bakış açısı devletle sürdürülen tüm ilişkilere yansır.

Bu bakış açısına göre, mesela devlet iş vermek zorunda değildir. İş buluyorsa, "devlete duacı olunur", işsizse yine bundan devleti değil, kendisini, çevresini sorumlu tutar. Verirse devlet verir, vermiyorsa da devletin tasarrufunda görülür.

Devlet hem babadır ve hem de ceberruttur. Devlete hem dua edilir ve hem de devletten korkulur. Bunun sonucu olarak, devlete karşı en haklı ve meşru eylemlerde bile, devletin terörizm demagojisinin belli bir etki yaratmasında bunun da etkisi vardır.

Aynı bakış açısı için, devletin dinleme yapması da, özel yaşamına müdahale etmesi de "sorun" olarak görülmez, bir rahatsızlık duyuluyorsa da, bu devletin çıkarları için katlanılması gereken bir durum olarak görülür. Rahatsızlığı, demokratik eylemlerle ifade etmeyi, haklarını mücadeleyle "söke söke" almayı düşünmez.

Bu feodal bakış açısı, salt devletle yürütülen ilişkilerle sınırlı olmaz. Mesela işçi ise, patronla yürütülen ilişki de bu bilince göre şekillenir. Orada da, işçilerin hakları söz konusu edilmez. Patron-işçi ilişkisinde, haklar yoktur, patronun onları yanında çalıştırması bir lütuf olarak görülür, patron işçinin emeği ile zenginleşen değil, işçiye ekmek veren'dir.

Çalıştırır ekmek verirse duacısı olunur, patrona çalışma koşulları dayatılmaz, emeğin karşılığı istenmez. Alınan ücretin artırılması talebi bir mücadele ve hakkını dayatarak isteme değil, rica, minnet, yalvarma, patronun insafına seslenme biçimleriyle gündeme getirilir. Emek, emeğin hakkı, iş güvencesi gibi hakların olmadığı yerde, patronla karşı karşıya gelmeme, ve bunun için de patronun tüm yaptırımlarına sessizce katlanma en azından mevcut durumunu kaybetmemenin yolu olarak görülür. Ve elbette ki, bu bakış açısında mevcut durum da sürekli olarak geriler, sürekli olarak tavizler verilir.

Hak ve özgürlük bilincindeki geriliğin sonucu olarak, hak ve özgürlükler için örgütlenmek ve mücadele etmek de en geri düzeyde gerçekleşir.

Derneklerde, sendikalarda, odalarda örgütlenme düzeyinin zayıflığında, bu bilinç geriliğinin de etkisi vardır.

Fakat bu durum, hak ve özgürlük mücadelesinden kaçmanın zemini haline getirilemez. Ya da, mücadelenin geriliğinin izahı değildir.

Tersine, bu durum kitlelere daha fazla hak ve özgürlükler bilinci götürmenin zorunluluğunu gösterir. Hak ve özgürlükleri genişletmek için mücadele ederken kitlelerin bilincini geliştirmek için daha fazla emek harcamak gerektiğini gösterir.


Bilinçlendirmek, Mücadeleye Kazanmaktır

Kimi zaman, kitlelerin her şeyin bilincinde olduğu halde, çıkarlarını düşündükleri için mücadeleden uzak durdukları düşünceleri ile karşılaşırız. Yanlış bir düşüncedir.

Doğru bir yanı vardır elbette; kitleler büyük oranda çıkarları çerçevesinde hareket ederler. Fakat, yanlışlığı, kitlelerin çıkarlarının bilincinde oldukları düşüncesindedir. Bilinç düzeyi geri kitleler, çoğunlukla kısa vadeli çıkarları çerçevesinde hareket ederler. Bu aslında, gerçek anlamda çıkarlarını düşünememeleridir. Ki, bunu da kitlelerin bilincindeki geriliğin göstergesi sayabiliriz. Tersinden kitleleri bilinçlendirmenin bir yanı da, onlara gerçekte çıkarlarının örgütlenmekte ve hakları, özgürlükleri için mücadele etmekte olduğunu gösterebilmektir.

Oligarşik düzen ve onun temsilcileri, her fırsatta kitlelerin bilincini çarpıtmak, geri düşünceleri empoze etmek için çalışmaktadırlar. Örneğin telefon dinleme olayı gündeme geliyor, iktidardakiler "yasadışı bir şeyiniz yoksa dinlenmekten kaygılanmayın" diye propaganda yapıyorlar.

Bu propagandanın kitlelere verdiği bilinç, dinlenmekten korkanların "yasadışı işleri olanlar" olması gerektiği oluyor. Bunlar elbette geri bilinç düzeyindeki kitleler üzerinde etkili de oluyor. Bu en basit ve geri düşüncenin etkileri, kitlelerin dilinde benzer veya aynı cümlelerin gündeme gelmesinden de anlaşılabilir.

Hak ve özgürlükler bilinci, böyle dumura uğratılıyor ve hak diyen, özgürlük diyen aynı zamanda yasadışı işleri olanlarmış gibi bir yanılgı yaratılıyor. Kitleler, hak istemekten, özgürlük talep etmekten korkar hale getiriliyor. Bizim kitlelere vereceğimiz bilinç de, oligarşinin bu propagandalarını boşa çıkarmalı, hak ve özgürlük istemenin meşruluğunu kitlelere kavratmalı, hak ve özgürlükler için mücadelenin değil, tersine haklarımızı gasb etmenin, özgürlüklerimizi engellemenin suç olduğunu göstermelidir.

Kitleleri bilinçlendirmek, bilinç çarpıklıklarını düzeltmek, onları mücadeleye ve örgütlenmeye kazanmaktır. Kitlelere hak ve özgürlükler bilinci vermek, kitlelerin düşüncelerini değiştirmek için birçok yol ve yöntem bulabiliriz. Fakat esas olan, kitlelerin bilincinde nelerin eksik, yanlış ve çarpık olduğunu, kitlelere bu anlamda neyi vermemiz gerektiğini doğru tespit etmektir.

*

Hak ve özgürlük istemenin meşruluğunu kitlelere kavratmalı, hak ve özgürlükler için mücadelenin değil, tersine haklarımızı gasbetmenin, özgürlüklerimizi engellemenin suç olduğunu göstermeliyiz.

Kitleleri bilinçlendirmek, bilinç çarpıklıklarını düzeltmek, onları mücadeleye ve örgütlenmeye kazanmaktır. Kitlelere hak ve özgürlükler bilinci vermek, kitlelerin düşüncelerini değiştirmek için birçok yol ve yöntem bulabiliriz.

2008.06.08(www.yuruyus.com)