Onu didik didik didiklediler,
saçlarından tutup sürüklediler.
Götürüp kafire Buyur dediler.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız.?
Nazım Hikmet RAN/1959
Büyük Şair Nazım Hikmet 1959 yılında dört dörtlük yazmış olduğu Bu Vatana Nasıl Kıydılar şiir ile bu vatana kimlerin nasıl kıydığını çok açık ve net olarak anlatır.
ogünden bugüne bu vatana, bu kentlere kıymalar devam etmiş ve kıyanlar da hiç değişmemiştir. Vatanın ve kentlerimizin bu hale gelmesinin sorumluları ise, bugün kentleri çirkin görüntüden kurtarmak adına "Kentsel Dönüşüm" projeleriyle yoksul halkın evlerini başlarına yıkarak kent dışına sürmeye çalışıyorlar.
Yoksul halkın oturduğu gecekondular kimin eseridir?
Ülkemizde gecekondulaşma süreci, ülkemizin emperyalizme bağımlılık süreciyle eş zamanlı başlamıştır. 1950'li yıllarda başlayan "Marshall Yardımı" ile tarımda makineleşmenin başlaması, kırsal kesimdeki işsizliği arttırmıştır. Büyük kentlerde ise, emperyalizme bağımlı olarak montaj sanayi geliştirilmiştir. Kent merkezlerinde oluşturulan montaj sanayi, ucuz iş gücü ihtiyacını karşılamak için kırsal kesimde işsiz kalanların kentlere göçe teşvik etmiştir. Bu ihtiyaç karşılanırken göç ettirilen bu insanların en temel ihtiyaçları olan barınma ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmamıştır. Barınma sorununu kırdan kente göç eden bu insanlar, bazı kamu görevlilerinin de içinde yer aldığı mafya tarafından el konulan kamu arazilerini satın alarak, birbirleriye yardımlaşarak, dayanışarak fabrika yakınlarında kendi evlerini yaparak, kendi mahallerini oluşturarak çözmüşlerdir. İlerleyen yıllarda, yatırımların bazı bölgelerde daha da yoğunlaştırılması, bir yandan bölgeler arası dengesizliği arttırırken diger yandan kırsal kesimlerdeki işsizliğin de artmasına neden olmuştur. Ağa baskısı ve köy boşaltma politikaları ile başta taşı toprağı altın olan İstanbul olmak üzere büyük kentlere göçleri hızlandırmıştır. Yeni gelenler de barınma sorununu aynı şekilde ve aynı yöntemle kendileri çözmüşlerdir. Gecekondu mahalleri kamu arazileri üzerinde çoğaldıkça çoğalmış, büyüdükçe büyümüştür. Barınma sorununu kişilerin kendilerinin çözmesinde, sanayi için ucuz işgücünün karşılayan sermaye sahiplerinin çalışan işçilerle ilgili hiç bir harcama yapmamaları devletin ve egemenlerin de tercihi olmuştur. Tercihi olduğu içinde bu durumu desteklemişlerdir. İlk başlarda hiç bir alt yapısı olmayan bu mahaller, sorunlarını devrimcilerin de yardımıyla kendileri çözmeye çalışmışlardır.
1980 12 Eylülünden sonra ise bu mahallerdeki devrimciler tasfiye edilmiş ve bu mahallerde yaşayanların da sistem içine çekilmesi için 1984 yılından itibaren 2981 sayılı yasayla "Tapu Tahsis Belgeleri" verilmeye başlanmıştır. Gecekondu yoksulları "Tapu Tahsis Belgeleri" uygulamaları ile oturdukları yerlere devlete ikinci kez para ödemek zorunda bırakılmışlardır.
Gecekondu mahallelerine daha sonraları sermayenin ürettiği malların tüketimini arttırmak amacıyla, arabalar için yol, beyaz eşya vb. almaları için elektrik, su, doğalgaz getirildi. Daha önce kentlerin çeperinde yer alan bu mahaller, kentin gelişip genişlemesiyle kent merkezlerinde rant merkezleri haline geldi ve hep düzen partileri için oy depoları olarak görüdüler. Bunun dışında hep yok sayıldılar, hiç bir yerde insan yerine konulmadılar, itilip kakıldılar ve suçlandılar.
Gecekondu yoksulları yıllardır böyle yönetildiler. Farklı partilerin kurduğu onlarca hükümet değişti, darbeler-cuntalar yapıldı ancak gecekondu yoksullarının sorunlarına bakış hiç değişmedi.
Gecekondular bir sonuçtur. Çarpık kapitalizmin çarpık kentleşme anlayışının bir sonucudur.
Gecekondular; Ülkemizdeki yoksulluğun, işsizliğin bir gÖstergesidir.
Gecekondular; ülkemizdeki sömürünün bir göstergesidir.
Gecekondular; ülkemizdeki insana verilen değerin bir göstergesidir.
Gecekondu sorunu ekonomik, siyasal, sosyal bir sorundur. TUİK'in verilerine göre 1995 yılında 34,4 ve 2006 yılında 49,5 milyon olan kent nüfusunun 2010 yılında 53,5 milyon olması beklenmektedir. Yine aynı şekilde 1995 yılında % 56,9 ve 2006 yılında % 67,9 olan kent nüfusunun toplam nüfus içindeki payının 2010 yılında % 70'e ulaşması beklenmektedir. Plansız, programsız, rant anlaşıyla geliştirilen çarpık kentleşme yanında, kentsel yaşam alanlarımız da hızla yok edilerek egemenlere peşkeş çekilmektedir.
Eğer bugün çarpık kentleşmeden, yetersiz alt yapıdan, yoğun bir trafikten, hava kirliliğinden, kent gürültüsünün yarattığı stresten söz ediliyorsa, eğer bugün iklim değişikliğinden, su kıtlığından, çevre kirliliğinden söz ediliyorsa, tüm bu olumsuzlukların sorumlusu, sermayelerini daha da bütmek için ülkemizi kendi çiftlikleri gibi gören, insanımızı da sürü yerine koyan emperyalizm ve ülkemizdeki işbirlikçileridir.
1950li yıllardan bu günlere montaj sanayi de olsa yatırımları İstanbul, Adana, İzmir vb. büyük şehirlere yönlendiren, bu fabrikalarda çalışacak işçileri bulabilmek için kırdan kente göçleri teşvik eden, hızlandıran, gözünü para hırsı bürümüş, insanımıza zerre kadar değer vermeyen bu işbirlikçi burjuvazidir. Köyünden kasabasından iş-ekmek için, bir yatak bir yorgan gelen insanların kalacakları konutları, bu konutların yer alacağı mahallelerin yol, su, elektrik, telefon şebekesini, kanalizasyonlarını, okul, hastane, sağlık ocağı, spor/kültür merkezleri, alışveriş merkezlerini, camii, cemevi gibi ibadet/inanç merkezlerini bilimsel bir kent planlaması dahilinde devletin görevi olduğu halde önceden yapmayan,yine aynı burjuvazidir.
Vatandaşlarına barınabilecekleri bir konut yapma asli grevini yerine getirmeyen devlet, yoksul emekçileri arazi mafyalarına, konut inşaatlarını da hiç bir güvenliği olmayan, hepsi birbirinin kopyası projelerle yapan yap/satçı müteahhitlerin insafına terk etmişti. Yoksul halk barınma ihtiyacı için kendi evlerini yaptılar, kendi mahallelerini kurdular, elektrik, yol, su ve kanalizasyon şebekelerini kendileri kurdular. Yıllarca çamurlu yolların kahrını çektiler. Mahallelerine okul yapılmadığı için 4-5 km. uzaklıktaki okula, çocuklar, bu insanlık dışı koşullarda gidip geldiler. Onlarca insanımız, yakınlarda hastane, sağlık ocağı olmadığı için, ağır hastalıklar yaşadıklarında hastane yollarında can verdiler.
Milyonlarca insanımız derme çatma kondularda yaşam savaşı verirken, onları bu koşullarda yaşatanlar, kaçak yaptıkları villalarının pencerelerinden bu insanlık dramını seyrediyorlardı. Bu ülkeyi yıllarca yönetenler de Anayasanın eşitlik ilkesine rağmen, bu adaletsizliğin uygulayıcısı/koruyucusu olmuşlardır.
Çarpık kapitalist sistem, kendisi gibi Çarpık bir kentleşme yarattı. Fabrikalar, atölyeler, işlikler, ortak yaşam alanları ve konutlar içiçeydi.
Kentlerin tarihi dokusunu yok ettiler, plansız-programsız rasgele inşaat izinleri verdiler, çıkarları için imar planlarında binlerce değişiklik yaptılar, kentleri kalitesiz, sağlıksız ve dayanıksız beton yığınlarına dönüştürdüler. üç kuruş fazla para kazanmak uğruna, dünyanın en güzel kentlerinden birini, İstanbulumuzu, şahsi çıkarları için yağmaladılar, talan ettiler, katlettiler.
Mehmet GÖÇEBE







