Kapitalizm ve kriz üzerine geçen yazıdan kısa anımsatmalarla başlamak gerekiyor.
Kapitalizm, çelişkili ve krizli bir düzen. Kendisini var ederken çelişki ve krizlerini de sürekli olarak yeniden üretiyor. Çelişkileri uzlaşmaz. Krizi yapısal. Ama, kapitalizm aynı zamanda dinamik ve esneme yeteneği olan bir düzen. Ölümcül çelişkilerine, döngüsel krizlerine rağmen yaşamını, gelişmesini bugüne dek sürdürebildi; sürdürüyor. Krizlerden de beslenerek yaşamını uzatıyor.
Kapitalin temel itici gücü, güdüleyicisi kâr. Kapitalizmin temel ve sürekli eğilimlerinden biri ortalama kâr oranlarının düşmesi. Çelişki bu. Kapitalizm, deyim yerindeyse içgüdüsel olarak aşırı üretime, o da yapısal bir krize yol açıyor.
Kapitalizm, bugüne dek, üretim güçlerini yıkarak, sermayeyi değersizleştirerek, yeniden yapılandırarak, yeni pazarlara açılarak, sömürüyü yoğunlaştırarak, kredi mekanizmalarını devreye sokarak, az gelişmiş ve orta gelişmiş ülkelerden kaynak aktarıp, metropollerdeki krizi bu ülkelere ihraç ederek ve benzeri yöntemlerle krizlerini ötelemeyi başardı. Ama ondan tümüyle kurtulacak bir çıkış yolu bulamadı.
Krizler, hiç kuşku yok, kapitalizmin uzlaşmaz çelişkilerinin dışa vurumudur. Ama bir dönem, Marksist çevrelerde de egemen olan, krizlerin kapitalizmin sonunun habercisi olduğu çıkarsaması doğru değildir. İçsel kriz, kendiliğinden, otomatik olarak bir sistem krizine, devrimci durumlara, devrimlere yol açmıyor. Yol açmadığı sürece de kapitalizm soruna geçici ve ”tersinden” bir çözüm bulabiliyor.
Bu kriz…
Son kriz, 2007 Temmuz’unda ABD ekonomisinin büyümeyi sürdürmesinde kilit bir rol üstlenen konut kredileri ve türevleri alanından başladı.
1980–2006 arasında yaklaşık 10 kat artan konut fiyatları krizle birlikte düşmeye başladı. Bu, zorunlu olarak borçlanma hacminde daralmaya yol açtı. Bu da doğrudan tüketime yansıdı. Reel ekonomide, özellikle inşaat, onun ileri geri bağlantılı sektörlerinde başlayan tekleme imalat sanayinde birçok sektöre sıçradı. Petrol fiyatları rekor düzeylere çıktı. Genelde dünya ekonomisinin, özelde birçok gelişmekte olan ülkenin ihracatlarını emen ABD ekonomisini taşıyan tüketici talebi daralmaya başladı. Merkez bankalarının piyasaya müdahale etmesi gerekti.
Kriz, mali alandan kredilerden başladı.
Kredinin kapitalist sistemde hangi rolü oynadığını Karl Marx o kadar yıl önce şaşırtıcı bir doğruluk ve öngörüyle formüle etmişti:
“… kredi sistemi, üretken güçlerin maddi gelişmelerini ve bir dünya-piyasası kurulmasını hızlandırmaktadır. Yeni bir üretim tarzının bu maddi temellerini böyle bir yetkinlik derecesine yükseltmek, kapitalist üretim sisteminin tarihsel görevidir. Aynı zamanda, kredi, bu çelişkinin şiddetli patlamalarını -bunalımları- hızlandırır ve böylece eski üretim biçimini çözüp dağıtacak öğeleri oluşturur.
Kredi sisteminin özünde yatan iki karakteristiğinden birisi, kapitalist üretimin itici gücü olan, başkalarının emeğinin sömürülmesi yoluyla zenginleşmeyi, en katıksız ve en dev boyutlara ulaşmış bir kumar ve sahtekârlık sistemi halini alıncaya kadar geliştirmek, ve toplumsal serveti sömüren azınlığın sayısını gitgide azaltmak, diğeri de, yeni bir üretim tarzına geçiş biçimini oluşturmaktır.”1
Tam da budur.
Dünya ekonomisinin son dönemlerdeki en önemli özelliklerinden biri, kredi türevlerinin mali piyasalarda akıl almaz bir hızla büyümesiydi. Kredi türevleri hacmi, 1990’da 3.5 trilyon dolarla dünya hasılasının % 27’sine eşit bir büyüklükteydi. Sürekli arttı ve 2007’de bir yılda 90 trilyon artarak, 380 trilyon dolarla dünya hasılasının % 778’ine ulaştı.2 Financial Times, 2007’de kredi türevlerinin 415 trilyon dolara ulaştığını açıkladı.3 Zihinde canlandırmak zor. Bu, piyasada, dünya hasılasının yüzde 1000’i, yani 10 katı tutarında mali hareket, “kredi” olduğu anlamına geliyor. Başka bir deyişle, piyasada dolaşan her 10 mali “değerin” yalnızca 1’inin gerçek karşılığı var. Gerisi karşılıksız.
Bu, dünya kapitalist ekonomisi için uzun süre kaldırılması mümkün olmayan bir büyüklüktü ve aynı zamanda bugün dünya ödemeler sisteminin herhangi bir güvenlik ve güvenceye sahip olmadığı anlamına geliyordu.
Kredi türevlerinin bu ölçüde büyümesinin nedeni, kapitalist ekonomide kredinin ortalama kâr oranları düştüğü, sermaye birikim süreci yavaşlamaya başladığı zaman devreye girerek sürecin kesintiye uğramasını önleme işlevinden kaynaklanıyor. Öte yandan, kredi hacmi büyüdükçe, faiz yükü artıyor; bu yük birikim sürecini daha da yavaşlatıyor. Kriz döngüsü işliyor.
Böylece, dünya kapitalist ekonomisi, “mali piyasaları reel ekonominin ve ona ilişkin beklentilerin sürüklediği” bir durumdan, “mali piyasalara ilişkin beklentilerin reel ekonomiyi sürüklediği” bir duruma geçiyor, kapasite fazlası, hep bu beklentiye bağlı olarak finanse edilen taleplerle karşılanmaya çalışılıyor.4 Kredi hacmindeki artış, bir yandan üretimdeki, “reel” ekonomideki daralmanın sonucudur; ama aynı zamanda daralmayı daha da şiddetli hale getiren nedendir. Tasarruf ve üretime yönelik yatırım yapmayan bir ekonomide, sermayenin eğilimi mali varlıklara ve gayrimenkule yönelmektir. Kâr oranlarının düştüğü koşullarda, sermaye artıdeğer üretmek yerine başkalarının biriktirdiğine el koymaya yöneliyor. Asalaklaşıyor. Daha önemlisi, spekülatif yollarla birikimin bir noktada tıkanması kaçınılmaz olduğu için kriz baş gösteriyor.
Son krizin açıklaması kısaca böyle yapılabilir.
Son krizin, bu denli sarsıcı olması ise ABD ekonomisinin durumundan kaynaklanıyor.
ABD ekonomisi
ABD, hâlâ dünyanın en büyük ekonomisi olmasına rağmen, bu ekonomi belirgin biçimde güç yitiriyor; üretim artış oranları düşerken, tüketim artış oranları yükseliyor.
Üretimi artırmadan tüketimi artırmak yoktan var etmek demektir. Yoktan var edilemeyeceğine göre tek çözüm başkasından almak, dışarıdan kaynak aktarmaktır! ABD ekonomisi bugün çok büyük ölçüde dışarıdan aktarılan kaynaklara bağımlıdır. İç tüketimle büyüyor; bu tüketim dünyanın başka yerlerindeki üretimin sürekliliğini sağlıyor ve oralarda üretilen ekonomik kaynak ya da fazla ABD ekonomisini çeviriyor.
Ekonominin siyasetten bağımsızlığını, piyasanın kendi kendine mükemmel biçimde işlediğini vazeden tezlerin gerçek dışı ve geçersiz olduğunun en iyi kanıtı, ABD ekonomisinin salt ekonomik olmayan düzeneklerle sürdürülüyor olmasıdır.
ABD üretimdeki egemenliğini yitirir yitirmez, finans sermayesi eliyle üstünlüğü yeniden ele geçirmeye girişti. 1980’den bu yana, neredeyse her şeyin finanslaştırılması, esas olarak, ABD Hazinesi, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (DB) ve diğer mali kurumlar aracılığıyla hegemonyasının yeniden kurulmasını amaçlayan bir stratejinin gereğiydi. ABD bu stratejide geçici bir başarı sağladı. Ancak finans alanı en sonunda üretime bağlı olduğu için, 1990’lar boyunca dünya finans hareketlerinde ABD gerilemeye başladı. Bugün ABD’nin borcunun büyük bir bölümü yabancılara. Şimdi başta Çin olmak üzere Asya’nın “yükselen” ekonomileri dış ticaretlerinde fazla veriyorlar. Böylece yakın zamanlara kadar Almanya ve Japonya’nın fazlalarıyla karşılanan, ama sürekli büyüdüğü için karşılanması zorlaşan ABD açıklarını şimdi dış ticaretleri fazla veren ülkeler karşılıyorlar.
2000’den sonra ABD ekonomisinin en belirgin özelliği, iç ve dış dengelerin, yani kamu ve ödemeler dengesinin birlikte bozulması ve ABD’nin tarihindeki en büyük kamu ve dış ticaret açıklarıyla yüz yüze kalmasıdır. Bulunan çözüm son derece yalındır: Dış açıkları dünyaya finanse ettirmek!
1950’den bu yana ABD’nin uluslararası güçlü paralar ve altın cinsinden rezervleri sürekli olarak düşüyor. 1950’lerde dünya rezervlerinin yaklaşık % 60’ına ve gelişmiş ülke rezervlerinin % 70’ine sahip olan ABD 2003 yılında dünya rezervlerinin % 4’üne, gelişmiş ülke rezervlerinin ise % 10’una geriledi.
Dolar bu koşullarda ekonomik olmaktan çok siyasal bir araç kimliği kazandı.
Toparlamak gerekirse, ABD ekonomisi son derece kırılgan, giderek daha az oranlarda üreten, tüketimini borçlanarak sürdüren, dünyanın en borçlu, en yüksek cari açıklara sahip, kredi köpüklerinin büyüklüğü nedeniyle kriz ve durgunluğa en açık ekonomisidir ve ABD ekonomisindeki her gelişme tüm dünyayı doğrudan etkilemektedir.
ABD ekonomisi giderek daha az ürettiği gibi, giderek daha az tasarruf ediyor. Çünkü gelir dağılımı her gün biraz daha eşitsizleşiyor. Asya ülkeleri, özellikle de Çin, yüksek tasarruflarını ABD’ye borç vererek, ihracat yaparak güçleniyorlar. Bu ülkeler ve yüksek oranda işsizliğin sürdüğü, büyüme hızları düşük durgun Avrupa, cari işlem fazlası yaratarak ABD’ye kaynak aktaran yoksul ülkelerle birlikte nesnel olarak bu dengenin kaybedenler tarafında ve değerli iktisatçı Boratav’ın deyimiyle “saadet zinciri”nin dışında kalıyorlar.
Özetle, ABD için bu kadar borcun, Asya için ise bu kadar alacağın fazla geleceği5 bir kırılma noktasına doğru yol alınıyor. Dolar değer yitiriyor, düşen iç talep ABD ekonomisini durgunluğa ve küçülmeye sürüklüyor; zincirleme etkiyle ihracatçı ülke ekonomileri bu durumdan olumsuz etkileniyor vb. Bütün bunlar ABD ve onun üzerinden dünya ekonomisinin son derece kırılgan ve krizlere gebe durumda olduğunun belirtileriydi.
2007/2008 krizi ABD ve dünya kapitalist ekonomisinin kırılganlığının pratik doğrulanmasıdır.
1929 krizinin benzeri mi?
2007/2008 krizinin, “1929 tipi” bir kriz olup olmadığı iki yıldır burjuva ekonomistleri de içinde konuyla ilgili herkes tarafından tartışılıyor. Böyle bir karşılaştırmanın haklı nedenleri var.
Önemli, hatta çarpıcı bir benzerlik 2000’li yıllarda, 1929 öncesini andıran büyük servet ve gelir eşitsizliği noktasına gelinmiş olmasıdır. 1929 büyük bunalımı öncesinde en üst %1 lik gelir grubunun vergi öncesi gelirden aldığı pay büyük bir sıçramayla yüzde %23,9’e tırmanmıştı; 1976’da bu oran yüzde 8,9’a düştü. 2005 yılında yine sıçradı: yüzde 21,8.6
1979 ile 2005 arasında, Amerikan ailelerinden, en üst gelir grubuna dahil %5’lik dilimin gelirlerindeki gerçek artış oranı % 81 olurken, aynı zaman diliminde en alt gelir grubuna dahil %20’lik dilimin gelirlerinde %1’lik gerçek bir gerileme oldu.7
2004 verileri, ABD’de en zengin %1’in ulusal servetin % 34.3’üne sahip olduğunu gösteriyor. Bu 1929’tan sonrasının en yüksek rakamıdır. 2001’den bu yana yaşanan ve halen devam eden “boom” ve 2006-2007 yıllarında gelir dağılımı eşitsizliğinde farklı bir yorumu gerektirecek bir değişikliğin gerçekleşmemiş olması dikkate alındığında, servet dağılımındaki zenginler lehine yoğunlaşmanın 1929’daki zirveyi geçmesi güçlü bir olasılıktır.8 Gelir eşitsizliğinin güncel kriz açısından önemi şurada: Eşitsizlik ve yoksulluk arttığı zaman borçlanma talebi yükseliyor; bankalardan borç alanların “güvenilirlik” derecesi düşüyor; bankaların güvence arama koşulları gevşiyor.
Son kriz, 1994, 1998 ya da 2000’de olanlar gibi çeperde değil emperyalist kapitalist sistemin sinir merkezinde, sistemin hegemon gücü ABD’de bir sektörden başladı. Oradan önce ABD ekonomisine, sonra dünya ekonomisine yayılıyor. ABD Merkez Bankası’nın (FED) ters yöndeki açıklamalarına rağmen, sarsıntı konut sektörü dışındaki ekonomik yaşamı etkiledi; giderek daha şiddetli etkileyecektir.
Bundan önceki krizlerde, zarar iyi kötü hesaplanabiliyor, kontrol altına alınabiliyordu. Bu kez, türev kredi sisteminin yaratmış olduğu bilinmezlikler nedeniyle hiç kimse ortaya çıkacak yıkımın boyutlarını tam olarak kestirememekte, çürük elmaları ayıklayamamakta, virüse karşı etkili önlemler alamamaktadır.
Nihayet, son krizin, verilerini aktarıp kısa değerlendirmesini yaptığımız ABD ekonomisindeki olumsuz gelişmelerle aynı zamana denk gelmesi krizi derinleştirici, üstesinden gelme olanaklarını sınırlayıcı bir etmendir.
Sonuç olarak, yakın zamanlarda birbirini izleyen kredi sarsıntıları birikerek 2007 krizini hazırlamış, 2007 yazında patlayan kredi krizi öncekilerle kıyaslanmayacak derinlik ve şiddet kazanmıştır.
Krizde yeni aşama: Eylül 2008
Gelinen aşamada krizleri öteleyen hemen bütün yöntemler kaynayan kazanın altındaki ısıyı artıran bir etki yapmaya başlamıştır. Sanayideki kapasite kullanım oranlarında ve istihdamda umulan yükselişin gerçekleşmemesi, dolardaki hızlı değer kaybı, FED’in faiz indirme operasyonuna rağmen “mali piyasaların” huzur ve istikrara ulaşamamış olmaları, ABD hane halkının omuzlarındaki yükü taşıyamaz duruma gelmesi vb. veriler bu krizin yakın zamanlardakilerden farklı, daha derin ve daha dipten olduğunu açık seçik göstermektedir.
Birkaç somut veri:
1929 krizinin dersleri ışığında piyasaya yön vermek, düzenlemek amacıyla kurulan devletin büyük pay sahibi olduğu, mortgage piyasasının neredeyse yarısını kredilendiren iki emlak bankası Fannie Mae ve Freddi Mac iflasın eşiğine geldiler. 13 trilyon dolarlık sektörün %50 sini fonlayan Fannie Mae ve Freddie Mac 200 milyar dolarlık bir tür gizli kamulaştırma operasyonu ile kurtarıldılar.
Dev yatırım bankası 158 yaşındaki Lehman Brothers iflas etti. Bir başka dev banka Merrill Lynch ise Bank Of America tarafından satın alındı. ABD bankacılık denetim kurulları, devletin mevduat güvencesi olmasa bine yakın bankanın batacağını bildirdiler.
Heç (hedge) fonlarının en büyüklerinden olan ABD kökenli Atticus, 5 milyar dolar kaybettiğini açıkladı.
Krizin ilk patladığı yer, finansal türevler piyasasıydı. Kriz önce yatırım bankalarına vurdu. Ardından sigorta şirketleri okka altına gitti. Dünyanın en büyük sigorta şirketi AIG ancak FED’in kasasına koyduğu 85 milyar dolar ile şimdilik kurtarıldı.
Yatırım bankacılığı şubeleri olan büyük mevduat bankaları da büyük darbeler aldı. ABD’nin TMSF’si FDIC (Federal Deposit Issurance Corp) ABD’nin en büyük yatırım bankası 119 yıllık Washington Mutual’a (WaMu) el koydu. WaMu 307 milyar dolar varlığı, 188 milyar dolar mevduatı, 2239 şubesi ve 43 bin çalışanı olan bir devdi. WaMu’nun varlıkları JP Morgan’a 1.9 milyar dolara satıldı. Lehman Borothers’ın iflasından sonraki on gün içinde WaMu’nun mudileri bankaya hücum ederek 16.7 milyar dolar çektiler. JP Morgan Mart ayında WaMu’ya hisse başına 8 dolar önermişti. Şimdi hisse başına 45 sent ödedi. Bu, krizde paranın pul olduğunun çarpıcı bir örneğidir.
Şu ana kadar halkın sırtına yıkılan bedel 500 milyar dolardır. “Büyük” kurtarma planıyla, zararların 700 milyar doları daha, halka fatura edilmeye çalışılıyor.
Dünya çapında en az 2 trilyon dolarlık kredinin buharlaşmakta olduğundan söz ediliyor.
Yaşanan sermayenin değersizleşmesi sürecidir. Şimdi, kredi hacmindeki büyük daralmanın sonucu olarak, tüm mal ve hizmet fiyatlarının değerlerinin altına düşeceği deflasyonist bir evre geliyor.
Üretim alanında daha şimdiden düşüşler var. ABD’de konut fiyatları ve inşaat harcamaları bir yıl içinde yüzde 15 düştü.
ABD’de otomotiv satışları bir yıl içinde yüzde 14 ila yüzde 19 oranında azaldı.
ABD’de gıda maddeleri, enerji türünden istikrarsız tüketim kalemlerini dışarıda bırakan “çekirdek” enflasyon yükseliyor.
Krizin etkileri yavaş yavaş, Japonya’yı, Çin’i, Asya’yı, Avrupa Birliği’ni içine alıyor. Japonya ekonomik durgunlukla baş edebilmek için KOBİ’leri kredilendiren 90 milyar dolarlık bir paket hazırladı. Bu ülkede, durgunluk koşullarında tüketici enflasyonu son on yılın en yüksek düzeyine çıktı.
Dünyanın ikinci en büyük bilgisayar üreticisi Dell, Avrupa ve Asya’da 8500 kişinin işine son vereceğini açıkladı.
Bu yazı yazıldığında 700 milyar dolarlık kurtarma paketi henüz kongreden geçmemişti. Gazeteler, Cumhuriyetçilerin “bu bir çeşit sosyalizmdir” diyerek pakete karşı çıktıklarını yazıyor, paketi öneren iki kişiden biri olan Hazine Bakanı Paulson ise “daha gecikirse bu önlem de işe yaramayacak” yollu açıklamalar yapıyordu.
Bu kriz öncekilere benzemiyor. 700 milyar dolarlık paket çok büyük. Koşullar, bu yöntemle krizin kontrol altına alındığı 1989–1996 döneminden çok farklı.
O dönem ABD hane halklarının tüketime ayırabilecekleri tasarrufları vardı. Bugün tasarrufları yok; borçları var.
O yıllarda, ABD ekonomisi ve ideolojik/siyasal hegemonyası bugünkü kadar zayıf/yıpranmış değildi.
1986–1996 arasında, ABD cari açığı ortalama 100 milyar dolardı; şimdi 800 milyar doları aşıyor. ABD’nin her gün 2 milyar dolar taze para bulmadan yaşayamaz durumdayken mali sermayeyi kurtarmak için ek 700 milyar dolar kaynak yaratması hem kolay değil, hem de kaynak yaratılsa bile bunun krize çözüm olacağından hiç kimse emin değil.
ABD, 1980’lerde sermayenin, petro dolarların yatırıma yöneldiği güvenli limandı. Şimdi aynı kaynaklar bu limandan kaçacak fırsat ve kanal arıyorlar.
ABD’nin toplam borcu seksenlerde ortalama 10 trilyon dolar civarında iken şimdilerde 50 trilyon dolar civarında.
Geçmişte sorun yalındı; yalnızca gayrimenkullerin tasfiyesi yeterli oluyordu. Şimdi ise; kimsenin içinden çıkamadığı türevler, bunların sigortaları, durumu yeniden denetim altına almayı güçleştiriyor.
Dökülen yoğurdun kabını doldurması olanaksız görünüyor. Ortada dünya ekonomisinin on katı büyüklüğünde kredi, döviz, faiz türevleri köpüğü var. Krizin aşılması için bunun ne kadarının tasfiye edilmesi gerektiğini bile kimse bilemiyor.
Amerikan Federal Reserve (FED) Başkanı Ben Bernanke, “krizin seyrinin en kötümser tahminleri bile aştığını” söyledi. IMF direktörü Dominique Strauss-Kahn ise “küresel krizin ortasındayız, daha kötü günler yaşayabiliriz” dedi.
Bu kriz, daha da derinleşip yayılabilir, sistemi çöküşün eşiğine götürebilir. Buraya gitmese de daha şimdiden sistemi ciddi biçimde sarsmış durumda. Emperyalist metropollerde büyüme yavaşlayacak, belki duracak. ABD bu krizden büyük yara alacak. Hegemonya krizi derinleşecek ve keskinleşecek. Tüm bunların tüm kapitalist dünyada sınıf mücadelelerini de keskinleştireceği kesin. Bu noktaya gelecek yazıda döneceğim.
Kriz ve Türkiye
Türkiye’nin 2001–2007 yılları arasında yakaladığı uluslararası ve ulusal ekonomi açısından şanslı dönem bitiyor.
2001–2007 döneminin konumuz açısından önemli çizgileri şunlardı:
Toplam dış borç stoku 2001–2006 yılları arasında %82,6 oranında artarken (Kamu+TCMB) kamunun borçları yalnızca %21,3 oranında artmıştı. Bu durum, kısa vadeli dış şoklara karşı merkezi hükümetin konumunun eskiye göre sağlamlaşması anlamına geliyordu.
1996–2000 arasında Türkiye’ye ağırlıkla “sıcak para” girerken, 2001–2007 arasında sermaye girişlerinin ağırlıklı bölümü “doğrudan yatırımlar” biçiminde oldu. Bu girişlerin azımsanmayacak bir bölümü (yaklaşık 35-40 milyar USD) kamunun varlık satışlarından ve yabancıların özel sektör bankalarını satın almalarından kaynaklandı. Bu durum orta ve uzun vade açısından ekonominin kırılganlığını artırmakla birlikte kısa vade açısından mali yapıyı güçlendirmişti.
Olası bir dış şoka karşı ekonomiyi korunaklı kılan bir başka etken de, döviz rezervlerinin gerek TCMB rezervleri, gerekse de özel kişi ve kurumların DTH’ları biçiminde artmış olmasıydı. Merkez Bankası döviz rezervi, 3 Ağustos 2007’de 69 milyar 734 milyon dolar, DTH’lar ise,109 milyar 274 milyon dolar düzeyindeydi.
Bu koşullarda, “sıcak para”nın kaçışıyla başlayacak bir finansal şokta kısa vadede “sokaktaki vatandaş”ın etkilenme olasılığı ve aynı etkilenmenin ölçüsü, daha önce yaşanmış 1994 ve 2001 krizlerine göre daha az olacaktı.
Dünya ekonomik krizinin içinde olduğumuz yeni aşamasında ise Türkiye ekonomisi dış mali şoklara karşı 2001–2007 dönemiyle kıyaslanmayacak ölçülerde kırılgan hale gelmiştir.
Krizin yeni evresinde ivme kazanan sermaye değersizleşmesi, Türkiye’nin bu yıl 55 milyar doları bulacağı belli olan cari açığını kapatmak için gereksinim duyduğu fon akışını durduracaktır.
Daha önemlisi, mali sermayenin önceliği kapitalist metropollerde uğradığı hasarı onarmak olacağı için taze kaynağa gereksinim duyacak, bu kaynağın bir bölümünü henüz krize girmemiş pazarlardan, oradaki menkul değerlerin likidasyonu ile sağlayacaktır. Yani, tersine fon akışı başlayacaktır.
Tersine fon akışı Türkiye’yi en fazla üretici sektörleri vurarak etkileyecektir. Çünkü, fon akışının yaratacağı devalüasyon ve ona eşlik edecek yükselen faiz oranları, finansmanını son beş yıldır döviz açık pozisyonu ile yapmaya alışmış ve yüklüce borçlanmış özel sektörü üretim alanından başlayarak vuracaktır.
2001’dekinin tersine, bu kez üretim alanından başlayacak kriz, finans sektörünü daha sonra, dolaylı olarak ama mutlaka etkileyecektir.
Yaklaşan krizde, 2001’deki krizin tersine bu kez bankalar değil, fabrikalar kapanacaktır.
İhracattaki gerileme devalüasyona rağmen kaçınılmaz görünüyor. 2009 yılı Türkiye için üretim alanından başlayarak finans kesimine doğru yayılan bir krizin yaşandığı yıl olmaya aday.
Buradaki değerlendirme ve öngörüler, “normal” koşullar içindir. Ortadoğu ve Kafkaslarda patlayacak bir savaş vb. durumunda sorun çok daha karmaşıklaşacak, öngörüleri yeniden değerlendirmek gerekecektir.
28 Eylül 2008 Haluk Yurtsever
Kaynak: http/:www.mavidefter.com
) K. Marx, Kapital, Cilt III, Sol Yayınları, Üçüncü Baskı, Ankara, Ekim 1997, sayfa: 390
) Bağımsız Sosyal Bilimciler, 2007 Yılı Raporu, agy.
) Financial Times, 21.08.2007
) Ergin Yıldızoğlu, “İki büyük risk ve piyasalar”, Cumhuriyet 5 Şubat 2007
) Agy.
) Thomas Piketty ve Emmanuel Saez, "Birleşik Devletlerde Gelir Eşitsizliği, 1913-1998," Quarterly Journal of Economics, 118(1), 2003. (2005’de yeniden gözden geçirilmiş hali. http://emlab.berkeley.edu/users/saez)
) Ekonomik Politika Enstitüsü(EPI)’nde, U.S.Nüfus Sayımı Bürosu Verisi, Çalışan Amerika’nın Durumu 1994-95 (M.E. Sharpe: 1994) sayfa: 37.
) Kongre Bütçe Ofisi, 1979’tan 2004’e Federal Vergi oranlarının Tarihsel Etkisi, Tablo 1C, Aralık 2006.
















Son yorumlar
1 gün 17 saat önce
2 hafta 15 saat önce
3 hafta 2 gün önce
4 hafta 2 gün önce
4 hafta 3 gün önce
4 hafta 6 gün önce
4 hafta 6 gün önce
6 hafta 2 gün önce
7 hafta 21 saat önce
8 hafta 6 gün önce