Gölgeler düşüyor üstümüze

Sistem bazen gencecik kızların üstüne çöküyor bir Kuran kursunda, bazen bebeklerin üstüne çöküyor bir hastane kuvözünde. Bazen işçileri taşırken devrilen bir kamyon, bazen boru hattında bir patlama, bazen tersanede bir iş cinayeti olup çöküyor üstümüze. Sistem her noktadan çöküyor üstümüze

“Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” Erich Maria Remarque’nin aynı adlı romanından uyarlanan muhteşem bir film. Filmde anlatılan savaşın kimseye yaramadığı; sadece kıyım, açlık ve sefalet getirdiği. Filmin başkahramanı Paul, “Düpedüz delilik bu”, diyor; “Delisiniz hepiniz. Sizin savaşa baktığınız gibi baktım ben de cephe gerisinden ama cephede anlıyorsunuz ki savaş cesaret ya da kahramanlık öyküsü değil; bir yok ediş gerçeği.” Sonunda o da ölüyor siperde, bir kelebeğe dokunmaya çalışırken; cephede karşısına çıkan tek güzel şeye tutunmaya çalışırken.

Son günlerde bir fırıldak gibi dönen gündemi umutsuzca izlerken hep aynı filmi düşünüyorum ve hep aynı cümle yankılanıyor beynimde. “Bu cephede yeni bir şey yok”. Benzer çekişmeler, benzer söylemler, benzer uygulamalar. Bir savaşı izler hatta yaşar gibiyiz. Bakıyorum ve anlamaya çalışıyorum başka bir ülkede mi yaşıyorum diye. Öyle farklı anlatılıyor ki her şey benim anladığımdan. İstikrar denen şey yoksulluk olarak geliyor bana, uzlaşma dedikleri dayatma, demokrasi denen şey bir oyun oyuncuları değişen, uyum dedikleri sömürü, özgürlük denen şey hakları hiçe sayma, onur bir insan ismi sadece, adanmışlık para, siyaset ise bir dönme dolap. Vicdan, adalet ve insanlık derseniz o zaten çoktan gömüldü Eylül yağmurlarıyla toprağa.

Herkes öyle doğru ki kim yanlış diye düşünüyorum, bu kahreden ölümlere hatta cinayetlere kim neden oluyor o halde? Bir ülkede herkes suçsuz olabilir mi ya da herkes haklı? Herkesin egosu ne güçlü öyle, rüzgarından başım dönüyor. Her şeyin mükemmel gittiği söylenirken sistem çöküyor üstümüze, ağırlığı altında eziliyoruz. Sistem bazen gencecik kızların üstüne çöküyor bir Kuran kursunda, bazen bebeklerin üstüne çöküyor bir hastane kuvözünde. Bazen işçileri taşırken devrilen bir kamyon, bazen boru hattında bir patlama, bazen tersanede bir iş cinayeti olup çöküyor üstümüze. Sistem her noktadan çöküyor üstümüze, nasıl çökmesin ki. Sistemi değiştireceğiz diye yapıldığı söylenen her hareket sistemi daha da besler hale geliyor çünkü. Ve her çöküş tokat gibi çarpıyor yüzümüze ama sendeleyişimiz daha az oluyor her seferinde. Alışıyoruz çöküşlere, öyle alışıyoruz ki her an gelebilecek bir depremi bile “belki de olmaz, inşallah olmaz” diyerek bekliyoruz. Ölüm korkusu ile “toplu intihar” istekliliği karışıyor birbirine. Toptan intihar ediyoruz gerçekten de, hem de ölümlerden ölüm beğenerek. Öfkenin hitabet sanatı olduğunu öğreniyoruz yaşama sanatına tutunmak varken. Belden aşağı vuruyoruz, başarıya giden her yolu mubah sayarken Makyavel’e bile şapka çıkartıyoruz.

Düşlerimiz bile benzeşiyor artık. Kaçımız bir yıl önce büyük düşlerinden söz etti, bir ay önce, bir saat önce, az önce? Kaçımızın düşünde başkalarının da mutluluğu vardı? Kaçımız farklı düşler kurdu hem çevresini hem de kendisini heyecanlandıran? Hatta kaçımız düş kurma hakkını buluyor kendinde? Ama durun bir dakika, neden düş kuruyorsunuz ki, siz zahmet etmeyin bizim yerimize düşlerimizi gerçekleştirenler var. Mutluluğun adı çoktan konmuştu zaten bankadan kredi alıp hayalimizdeki eve, eşe, çocuğa sahip olurken. Dışarıda acı çeken insanlar var ama evimizin çift camları örtüyor seslerini; o yüzden daha bir mutluyuz evimizde. Perdemize sarılıp, halımızda yuvarlanıp, nevresimlerimize uzanıp, bilmem kaç ekranlı kutumuzu izliyoruz bizi içine hapseden. Karımız mis gibi kokan yemekler yaparken sinekkaydı yanağımıza öpücük konduruyor, biz de onu pırlanta yüzükle onurlandırıyoruz. Çok güzeliz, çok yakışıklıyız; bir kız ve bir oğlumuz var içi nuga üstü çikolata kaplı pirinç patlağını yerken yüzleri gülen. Onları son model arabalarımızda gezdiriyoruz su üstünde, buz üstünde, deniz altında, gökyüzünde. Aman Tanrım, ne kadar mutluyuz biz? Hep özendiğimiz Mr ve Mrs Brown gibiyiz. Hem bir de halk kahramanımız var tavuk peşinde sevimli mi sevimli, adını Recep koyduğumuz.
Sanki sona doğru kurulmuş bir çalar saat var, o saatin çalmasını bekliyoruz. Kimin kurduğunu bilmiyoruz ama bu çalar saat düşlerimizi öldürüyor; umutlarımızı, coşkularımızı, sabrımızı ve saygımızı. Yaşamımızı biçimlendiremediğimizden bize sunulan biçimlerden birini alıyoruz. Öyle sıradanlaşıyoruz ki biraz farklı olanlara tuhaf diyoruz, soyut diyoruz, sıyırmış diyoruz. Biz birbirimize benzerken geriye kalan herkesi ötekileştiriyoruz.

İnsanımız daha iyi şartlarda yaşasın, diyenler seçkinci ve halktan kopuk olurken onları cehalete mahkum edenler halk çocuğu oluyor. Görgüsüzlük, zevksizlik ve abartı tüm yanımızı sararken insanlarımıza hizmetimiz zehirli sular, günü birlik çekişmeler, kaçırılan çocuklar, kuruyan göller ve dereler, yok olan canlılar ve bozulan ekmekler olarak karşımıza çıkıyor. Alıyoruz, yapıyoruz, biriktiriyoruz, saklıyoruz; her an elimizin altından her şey gidecek gibi, yarına çıkmayacakmışız gibi çılgıncasına tüketiyoruz toprağı, sevgiyi, dostluğu, insanlığı. Gözümüz doymuyor, gözümüz daha iyi olan da değil, daha çok olan da. Çok olsun, benim olsun, ona kalmasın diyerek bitiriyoruz geleceğimizi. Ve biz dışını güzelleştirdikçe içi boşalıyor her şeyin. Yaşamak anlam aramaksa eğer bu anlamı ne yerde ne gökte bulamıyoruz.

Dante diyor ya:
“İşte bu yüzden yitiğiz biz, başka bir suçtan değil,
Tek cezamız, umutsuz bir özlemle birlikte yaşamamız"

Umutsuz bir özlemle yaşamamak için bir umuda sarılmak istiyoruz, oracıkta duran kelebeğe dokunmak istiyoruz. Savaşçı ruhumuz dinlensin, içimize sinen ve bizi tüketen “kasap oğulluğu” bitsin istiyoruz. Kendine acıyanlarla kendine tapanların çizdiği sınırların uzağında olmak istiyoruz. Bırakın güneş içeri girsin, içimizi ısıtsın, öfkemizi soldursun, günümüzü aydınlatsın diyoruz ama bu kez de Gölgeler düşüyor üstümüze…

Belgin Tanrıverdi: Kocaeli Üniversitesi Öğretim Üyesi(Radikal)