Film: Guantanamo Yolu

Michael Winterbottom’un yönetmenliğini yaptığı, 56. Berlin Film Festivali’nde “Gümüş Ayı” ödülünü alan ve festivale damgasını vuran Guantanamo Yolu, 28 Nisan’ da vizyona girdi.

Adını, ABD’nin Afganistan’ı işgalinden sonra El Kaide ve Taliban tutuklularına yapılan işkencelerle duyuran Guantanamo Hapishanesi’ne tamamen tesadüfen düşen ve işkencelere maruz kalan dört gencin gerçek öyküsünü, arşiv görüntüler ve canlandırmalarla harmanlayarak sunmuş bize Winterbottom ve başarılı bir filme daha imza atmış.

ABD’nin katliamcı, yalancı, iftiracı, işkenceci yüzünü bilmemize rağmen bir kez de beyazperdede görmek tokat gibi çarpıyor insanın yüzüne. Sinemadan çıktığınızda zihninizi ve ruhunuzu yorgun hissediyorsunuz…

Film, başta bahsettiğimiz dört gençten biri olan Asıf’ın, annesinin seçtiği kızla evlenmek üzere Pakistan’a yolculuğa çıkmasıyla başlıyor. Asıf’ın yola çıktığı tarih 10 Eylül 2001’dir. Yani 11 Eylül saldırılarından bir gün önce…

Sonrasında herkesin hatırlayacağı gibi Amerika kendi tanımıyla yeni Haçlı Seferlerini başlatacak, Müslüman halklara savaş açacak, Afganistan’da taş taş üstünde bırakmayacak, ortalığı kan gölüne çevirecektir. Öyküyü tam da buradan başlatmış yönetmen. Yani 10 Eylül 2001’den…

Bütün bunlardan habersiz dört genç belki biraz macera, belki de içlerinde taşıdıkları iyi niyetli duygularla Afganistan’dan Guantanamo’ya uzanan yolda yaşadıklarını kendi dillerinden anlatacaklar ve bizi zaman zaman Afganistan’a, Pakistan’a ve Guantanamo’ya götürecekler.

Asıf, İngiltere’de oturan İngiliz vatandaş bir gençtir. Ruhel, Şefik ve Münir de Asıf’ın İngiltere’de oturan Pakistan’lı Müslüman arkadaşlarıdır. Dördü de apolitik bir kimliğe sahip olan bu gençlerin kaderleri ortak bir noktada buluşuyor: Guantanamo Üssü…

Asıf evlenmek üzere gittiği Pakistan’a, arkadaşları Ruhel, Şefik ve Münir’i de, düğününe davet eder.

Daha sonra bir camiye giden dört arkadaş, camide imamın verdiği vaazdan etkilenerek oradaki halka yardım etmek için düğünden önceki bir kaç günlerini geçirmek üzere Afganistan’a gitmeye karar verirler. Bu sırada Amerika’ya yönelik 11 Eylül saldırıları olmuş ve Amerika, Afganistan’a saldırmaya başlamıştır. Yerel halkın dillerini konuşamayan gençler Pakistan'a dönmeye çalışırken arkadaşları Münir'i kaybederler. Neye uğradıklarını anlamadan kendilerini Kunduz’da bir Taleban Kampı’nda bulurlar. Kamptan çıkmaya çalışırken konvoyları Amerikan birlikleri tarafından bombalanır ve tutuklanan üç genç, Küba'daki Guantanamo Üssü'ne nakledilir. Artık onlar için işkence dolu yıllar başlayacaktır.

Haklarında hiçbir ciddi iddia olmamasına rağmen iki buçuk yıl boyunca hapishanede işkence altında ve tecritte tutulurlar. Sayısız kez sorgulardan ve işkencelerden geçirilirler. İbadet etmelerine izin verilmez, sürekli aşağılanıp, tecrit altında tutulurlar.

Duymak, görmek ve konuşmak yasaktır Guantanamo’da. Başına geçirilen çuval, kulaklara takılan kulaklık, gözlere başlanan baş ve ağızlara yapıştırılan bantla, insani olan bütün duyulardan mahrum edilirler.

Diz çöktürülüp saatlerce bu şekilde bekletilirler. Bu da yetmezmiş gibi bazı durumlarda tek başına karanlık tecrit hücresinde tutulmak, pek çoğunun delirmesine sebep olan uygulamalardır.

ABD’lilerin istediği tek şey vardır: El Kaide üyesi olduklarını itiraf etmeleri! Oysa gençler ne El Kaide üyesidir ne de politik bir kimlikleri vardır… Ancak yaşadıkları, onları politikleştirecektir.

Bunları filmin canlandırma bölümlerinin dışında kendileriyle yapılan röportajlardan rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. İşkence ve tecrit altında geçen yıllar, gençleri olgunlaştıracak, politik bilinç de kazandıracaktır.

Filmin oyuncuları Rizvan Ahmed ve Ferhad Harun’un, filmin galasının yapıldığı Berlin Film Festivali’nden dönüşlerinde Londra’daki Luton Havaalanı’nda terörle mücadele yasası uyarınca sorgulanmak üzere bir süre gözaltına alındığı ve tehditlere maruz kaldıkları kamuoyuna yansımıştı geçtiğimiz günlerde.

Filmin kahramanları ise bugün kendileriyle yapılan röportajlarda başlarından geçeni “kader” olarak niteleseler de ABD yönetiminden ve ordusundan nefret ediyorlar. Serbest bırakıldıkları halde hiçbir kurum onları resmen aklamadığı için iş bulamıyorlar. Kimse onlardan özür bile dilememiş.
Filme gelince... Evet, insanı etkisi altında bırakıyor. Bir belgesel çalışma bu. Ancak canlandırma bölümleriyle, bir film havasında aynı zamanda. Yaşanan dram, üzüntü veriyor ve duygulandırıyor. Yaşananlara öfke duyuyorsunuz. Başta da belirttiğimiz gibi aslında gerçekleri bilmekle, o perdeden izlemek arasında da fark var. Bir kez daha çarpıyor yüzünüze ABD’nin iğrenç yüzü. Aslında çarpan, siz o filmi izlerken hala Guantanamo’da, Ebu Garip’te insanların o saatlerde bile işkence ve tecrit altında tutuluyor olması.

Verdikleri mesaj çok çarpıcı aslında: “Her an kendinizi Guantanamo’da bulabilirsiniz!” Bizim ise sonu Guantanamo’ya düşmek olan bir Pakistan yoluna çıkma ihtimalimiz zayıf olsa da, her an F Tipi’ne girebiliriz. ABD’de Guantanamo, ülkemizde F Tipleri, Irak’ta Ebu Garip… Yine ABD, yine ABD...

Guantanamo Yolu, Küba’da bulunan ABD Deniz Üssü'ne bağlı Guantanamo Hapishanesi’nde yaşananları çarpıcı bir biçimde sunarken, terörle mücadele demagojileriyle en büyük terörizmi uygulayan ABD emperyalizminin işkenceci yüzünü sergiliyor.

Film başarılı bir politik film. Konusu itibariyle, taraf olmaması, beklenemez zaten. İnsanlık dışı işkenceler izleyenleri geriyor ve vicdanları sarsıyor.

Bu yazı Tavır Dergisinden alınmıştır.