Ergenekon Davası

"Asrın davası" diye sunulan "Ergenekon davası"na 20 Ekim'de, "Silivri Ceza ve İnfaz Kurumları Kampüsü"nde başlandı.

Kontrgerillayla Hesaplaşma Değil,

Oligarşi İçi Hesaplaşma

"Asrın davası" ve benzeri söylemlerle, öyle bir hava yaratılıyor ki, sanki ülkemiz tarihinde bir ilk hayata geçirilerek, kontrgerilla ile hesaplaşılıyor. Sanki kontrgerilla bugüne kadar işlediği suçlardan yargılanıyor. Davada tutuklu bulunan sanıklar içinde Şener Eruygur, Hurşit Tolon gibi emekli generallerin, Veli Küçük, Arif Doğan, Muzaffer Tekin gibi kontrgerillacıların olması, davanın kontrgerillanın yargılandığı bir dava gibi sunulmasını, dolayısıyla kitlelerin aldatılmasını kolaylaştırmaktadır hiç kuşkusuz.

2500 sayfalık Ergenekon iddianamesinin halka sunuluşu da, böyle bir yargı oluşturacak şekilde yapıldı. Sözde, 1977 1 Mayıs'ından, Gazi katliamına kadar bir çok kontrgerilla eylemi, davada yargılama konusu yapılacaktı. Hala, özellikle AKP yandaşı basın tarafından bu çarpıtma sürdürülmektedir. Oysa, bunlar, iddianamede asli bir unsur olarak bile yer almamaktadır.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlayan yargılamada, Ergenekon ismi verilen örgüte yöneltilen suçlamalar arasında resmen sayılanlar şunlardır:

– Darbe ortamı hazırlamak, hükümeti yıkmaya teşebbüs
– Cumhuriyet gazetesine üç kez bomba atılması,
– Danıştay üyesinin öldürülmesi,
– El bombaları bulunması,
– Devlete ait gizli belgelerin kullanılması, kişisel fişleme yapmak, ruhsatsız silah bulundurmak ve taşımak...

Evet, koskoca(!) Ergenekon davasındaki suçlar bunlar işte. Gerisi, oligarşi içi çatışmayı perdelemek için ortaya atılmış spekülasyonlardır.

Kontrgerilla üç-beş kişilik çete değil, devlettir; AKP'ye karşı değil, halka karşı kurulmuştur

Davada çarpıtmalardan ikisi şunlardır;

Birincisi, kontrgerilla örgütlenmesi, davada yargılanan sanıklarla sınırlanmaktadır. Bu, kocaman bir yalan ve devleti aklama operasyonudur.

Kontrgerilla devlettir. Davada yargılanan sanıklardan Veli Küçük, Muzaffer Tekin, Arif Doğan gibileri, bu organizasyonun ancak küçük bir parçasıdır, o kadar.

Kontrgerilla, devletin bilgisi ve onayı dahilinde, 1952'de oluşturulmuş; o tarihten günümüze, tüm faaliyetlerini de devletin bilgisi ve onayı dahilinde yürütmüştür. Bunlar, belgeleriyle ortada olan, konuşan hemen her kontrgerillacının da vurguladığı gerçeklerdir. Susurluk olayında ise, "kontrgerilla devlettir" gerçeği, artık hiç bir şekilde karartılamayacak biçimde ortaya çıkmıştı. Kontrgerilla şeflerinden Mehmet Ağar, bu gerçeği "bir tuğla çekilirse, herkes altında kalır" sözleriyle, özlü bir şekilde ifade etmiştir. Bu gerçek bilindiği için, kontrgerilla örgütlenmesinden bir tuğla bile çekilmemiştir.

Kontrgerilla devlettir, gerçeğini anlatan yakın zamandaki itiraflardan birisi, JİTEM'in kurucularından Arif Doğan'a aittir. Arif Doğan, şöyle diyor: "Jandarma İstihbarat Grup Komutanlığı, kadrosu Genelkurmayca tasdikli olunan bir görevdir. Komutanların bilgisi ve kararları doğrultusunda kurulmuştur."

Bu tasdikli örgütün yaptığı, sayısız cinayet, kayıp, provokasyon, katliam ve benzeri söz konusudur. Fakat, Ergenekon davasının iddianamesinde JİTEM'in bu icraatları soruşturma konusu bile değildir.

Yeni itiraflardan birisi de, Susurlukçulardan Ayhan Çarkın tarafından yapıldı. Çarkın, Uğur Dündar'ın Arena programında "terörle mücadele kapsamında bine yakın kişiyi öldürdüğünü" söylüyor.

Çarkın'ın yaptığı infazların büyük bölümünü, Devrimci Sol kadro ve savaşçılarına yönelik infazlar oluşturmaktadır. Elbette, Çarkın'ın bu anlattıkları da yeni öğrenilen şeyler değildir. Örneğin, biz bunları yıllardır yazıyoruz, bu katillerin listesini ve hangi katliamlara katıldıklarını onlarca kez yayınladık. Çarkın da, anlatımlarında bunları "emir komuta zinciri içinde" yaptığını söylüyor, ki başka türlüsü olamaz zaten. Kimin emir komutası altında yaptığı da biliniyor: ‹İbrahim Şahinler'in, Korkut Ekenler'in, Mehmet Ağarlar'ın.

Peki bunlar kimden emir aldılar? Mehmet Ağar söylüyor; "bin operasyon kararı devletin zirvesinde alınmıştır". Kontrgerilla olayı budur...

O "zirve"nin söz konusu bile edilmediği yerde, kontrgerilla yargılaması yoktur.

Çarpıtmanın ikinci boyutu, kontrgerillanın hedefiyle ilgilidir. Kontrgerillayı, Ergenekon davasının iddianamesinde arayan bir kişi, orada sadece AKP'ye karşı yapılan bir faaliyet görecektir. Sanki kontrgerilla, oligarşi içi iktidar çatışmasında kullanılmak üzere kurulmuş bir örgüttür.

İddianamede yargılama konusu yapılan eylemler de, oligarşi içi iktidar çatışması çerçevesinde yapılan eylemlerdir. Devrimcilere, Kürt hareketine, halka karşı yapılan infazlar, kayıplar, katliamlar iddianamede yok ve yargılama konusu değildir.

Elbette gerçek bu değildir. Kontrgerilla, AKP'ye karşı değil, halka karşı kurulmuş bir örgüttür. Asıl eylemleri de, halka karşıdır. AKP de kontrgerillanın hedefi değil, hamisidir. Kontrgerilla politikaları ile ülkeyi yöneten partidir.

AKP'nin savcısı, açık bir çarpıtma ile, kontrgerillayı AKP'ye karşı faaliyet yürüten bir örgüt gibi göstermeye çalışmaktadır.

Üçüncü çarpıtma noktası, kontrgerillanın eylemleri ile ilgilidir. İddianamede "maktul" olarak geçen tek bir isim var: Danıştay üyesi Mustafa Yücel Özbilgin. Yani, iddianameye göre, Ergenekon'un tek öldürme eylemi, Yücel Özbilgin'in öldürülmesidir.

Oysa, salt Ağarların, Çarkınların itirafları bile, bunun bir çarpıtma olduğunu göstermeye yeter. Kontrgerilla, oligarşik devletin halka karşı savaşında, sayısız cinayet, provokasyon, katliam gerçekleştirmiştir. Bırakalım, kontrgerillanın tüm eylemlerini, iddianamede, davanın sanıkları konumunda bulunan Veli Küçükler'in, Muzaffer Tekinler'in, Arif Doğanlar'ın halka karşı gerçekleştirdikleri eylemler bile yer almamaktadır.

Tıpkı Susurluk olayının Ömer Lütfü Topal cinayetine indirgenerek, üzerinin kapatılması örneğinde olduğu gibi; "Ergenekon davası" da Danıştay üyesi Özbilgin'in öldürülmesine ve Cumhuriyet gazetesinin bombalanmasına indirgenerek kapatılmak istenmektedir.

Dolayısıyla, Ergenekon davası ile yargılanan, ülkemizdeki kontrgerilla faaliyeti değildir. Kontrgerillayı yargılamak isteyen için olay açıktır. Böyle bir yargılama "kontrgerilla devlettir" gerçeğine uygun olarak yapılmak durumundadır.

Böyle bir yargılamada;

Kontrgerilla hangi politikaların ve ihtiyaçların ürünü olarak, kimlerin çıkarları için ve kimler tarafından kurulmuştur? sorularının cevabı verilmek durumundadır.

Böyle bir yargılamada, kontrgerilla faaliyetleri çerçevesinde halka karşı işlenen suçların ortaya konulması ve yargılama konusu yapılması gerekir. Oysa, AKP iktidarı, kontrgerilla gerçeğini tüm boyutlarıyla ortaya koymak bir yana, bilinçli olarak üzerini örtmeye çalışmakta ve halka karşı işlenen suçları yargılama konusu yapmamaktadır.

Bir yanda, güya Ergenekon yargılaması sürerken, bir yandan tam da bu yargılamanın başladığı gün, 16 Mart katliamı dosyasının "zaman aşımından" kapatılması tesadüfi değildir.

Karanlıkları aydınlığa çıkartma değil, karanlığı daha da koyulaştırma

Kontrgerilla eylemlerinin büyük çoğunluğu, devletin resmen üstlenmediği eylemlerdir. Bu nedenle de, geniş kitlelerin gözünde, failleri belli olmayan eylemler durumundadır. Kontrgerilla eylemleri, failinin devlet olduğu bilinse de bu özelliği nedeniyle, kimi kesimler tarafından "karanlıktaki eylemler" olarak tanımlanmaktadır.

AKP'nin kontrgerilla yargılamalarından beklentilerin bir yanını da, bu "karanlığın aydınlatılması" oluşturmaktadır.

Bu da yanılgılardan birisidir. Ergenekon yargılamalarında, arkasındaki gerçeklerin aydınlatıldığı tek bir eylem olmadığı gibi, böyle bir çaba da söz konusu değildir. Fakat, tersine bir çaba vardır. Ergenekon yargılamaları ile, "artık faili meçhul kalmamıştır" denilerek, kontrgerilla eylemlerinin arkasındaki gerçeğin açığa çıkarılması talebi gündemden düşürülmek ve dolayısıyla kontrgerilla eylemleri daha koyu bir karanlığa gömülmek istenmektedir.

Kontrgerillayı kim neden yargılar, neden yargılamaz?

AKP'nin kontrgerillayı yargılayamayacağını söylemek için, gerçekte ne Ergenekon davasının iddianamesini görmeye, ne de yargılamaların başlamasını beklemeye gerek vardır!

Bunun için, AKP'nin emperyalizm ve tekellerin iktidarı olduğunu görmek yeterlidir. Çünkü, kontrgerilla emperyalizm ve tekellerin çıkarları çerçevesinde, halka karşı savaş için kurulmuş bir örgüttür. Ve onlar adına iktidara gelenler de, duruma göre kontrgerillayı da devreye sokarak, bu savaşı sürdürecektir.

Yaşananlar da, buna uygun olmuştur. AKP iktidarı, bir yandan kontrgerillayla hesaplaşma görüntüsü yaratmaya çalışırken, diğer yandan, yargıya taşınmış olan kontrgerilla eylemlerinin faillerini Şemdinli'de Umut Kitabevi'nin bombalanması örneğinde olduğu gibi kurtarmış, halka karşı işlenen suçların üzeri, bir bir örtülmeye devam etmiştir. 19 Aralık katliam davalarının Bayrampaşa'da "zaman aşımı" gerekçesiyle kapatılması, Çanakkale'de beraat ettirilmesi, Dersim'de Bülent Karataş'ı infaz edenlerin yargılanmaması, Ferhat Gerçek'i ve daha bir çok kişiyi vuran polislerin tutuklanmaması, cezalandırılmaması, Uğur Kaymaz ve babasının katillerinin cezalandırılmaması, infazların, işkencelerin sayısındaki artışa karşın, bu suçları işleyenlerin tutuklandığına, yargılanıp cezalandırıldığına ilişkin tek bir örneğin bile olmaması bunun göstergesidir.

Kontrgerilla politikası, devletin hukuk dışı yollara başvurmasıdır. Açıktır ki, AKP iktidarı döneminde de, devlet hukukdışı yollara sık sık başvurmuştur. Bunları yapanların yargılanıp, cezalandırılmaması da, yapılanların AKP iktidarının politikası olduğunun göstergesidir.

Bu gerçekler ışığında bir kez daha rahatlıkla söyleyebiliriz ki, "pisliği devrim temizler". Bu sloganı, ilk olarak, Susurluk pisliği ortaya çıktığında kullanmıştık. Çünkü, bu slogan, somut bir gerçeği, özlü bir şekilde ortaya koyuyordu. Bu gerçeğin bir yanı, kontrgerilla örgütlenmesinin bir "pislik" olmasıdır. Pisliktir, çünkü, infazlardan, katliamlara, uyuşturucudan, kumara, fuhuşa, haraça her türlü suç, ahlaksızlık, pis iş, bu örgütlenmeler tarafından yapılmıştır.

Gerçeğin diğer yanını ise, bu pisliği, oligarşik düzenin herhangi bir partisinin temizleyemeyeceği gerçeği oluşturmaktadır.

Susurluk sürecinde de, kimileri, kontrgerillanın yargılanacağını, katliamların, infazların, kayıpların hesabının, düzenin mahkemelerinde sorulacağını düşünüyorlardı. O zaman bu yanılgıyı eleştirirken, bunu ancak bir devrimle gelecek olan halkın iktidarının gerçekleştirebileceğini anlatmıştık.

"Pisliği Devrim Temizler" demiştik, çünkü, kontrgerilladan kurtulmak için, kontrgerillasız ayakta duramayan bu düzenden kurtulmak gerekmektedir.

"Pisliği Devrim Temizler" demiştik, çünkü, bu pislikten beslenen oligarşinin iktidarına son vermeden, halkın iktidarını kurmadan, kontrgerilladan kurtulmak mümkün olmayacaktır.

Oligarşik düzen, kitlelerin tepkilerinin boyutuna göre, kimi kontrgerilla eylemlerini yargılamak durumunda da kalabilir. Fakat, oligarşik düzenin, bir bütün olarak kontrgerilla politikalarından vazgeçmesi söz konusu değildir. Şu ya da bu biçimde, kontrgerilla politikalarını uygulayacak, kontrgerilla örgütlenmelerini muhafaza etmek, güçlendirmek isteyecektir.

Devrimci hareketin Susurluk sürecinde gündeme getirdiği bu tesbit, bugün de gerçekleri ifade etmektedir. Mehmet Ağarlar, Ayhan Çarkınlar gibi, Veli Küçükler, Muzaffer Tekinler, Arif Doğanlar da, oligarşik düzen tarafından, halka karşı işledikleri suçlardan dolayı yargılanıp, cezalandırılmazlar.

Halka karşı suçları, adaletli bir şekilde yargılayıp cezalandıracak olan, halkın iktidarı olacaktır. Bu durum, çok somut bir gerçeği göstermektedir. Kontrgerillaya karşı mücadelemiz, aynı zamanda mevcut düzene karşı mücadele, yani iktidar mücadelesi olmalıdır.
Kaynak; Yürüyüş Dergisi