İçeriğe Atla

Eğitim(sizlik) ve Genç(sizlik)

Yazıcı-dostu sürümArkadaşa gönderPDF

 EĞİTİM(SİZLİK) VE GENÇ(SİZ)LİK[1]

 
TEMEL DEMİRER
 
Akıl hazır değilse,
göz göremez.”[2]
 
İsmail Beşikçi’nin -çok haklı olarak-, “Türkiye’de sosyal bilimler mümkün müdür?” sorusunu dillendirdiği; Hakan Tahmaz’ın, “Eğitim sistemi, adaletsiz kapitalizmi yeniden üretiyor” derken; Kemal İnal’ın da, “Piyasanın kutsallığı için eğitim” gerçeğine dikkat çektiği coğrafyamızdaki “eğitim”in önüne bir de “milli” sıfatının eklendiğini düşünürseniz; “eğitim” ve üniversite(ler) konusunda söz etmenin ne kadar zor olduğunu kavrarsınız!
Bu kadar mı? Elbette değil!
Bunun bir de resmi ideoloji boyutu ile “kurban” katına indirgenmiş, Wolfgang von Goethe’nin, “Dünyaya tamamıyla yabancı olmamak için, gençleri oldukları gibi kabul etmeli” uyarısıyla betimlenmen gençlik boyutu var…
Elbette bunlarla da sınırlı değil; bir de, boylu boyunca, bilim/ bilimsellik sorunu söz konusu… Hani A. Hıdır Eligüzel’in, “Parçalanmış dünyayı bütünselliğinde düşünmek… Yaşamın bilgisi bölünmez…”[3] dediği kapsamda…
Sonra da ötekiler; yani Stanislaw Jerzy Lec’in, “Kendi cahilliğini okuyabilmek öyle sanıldığı gibi kolay değildir,” uyarısıyla altını çizdikleri…
Yine Goethe’nin, “Çürümüş ve yıkılmaya yüz tutmuş tarihi dönemlerde, çok belirgin, bir öznel gericilik göze çarparken, bütün ilerici dönemlerde dünyayı kendi bütünselliği içinde ve olduğu gibi kavramak gerçeği görülmektedir,” uyarısı eşliğinde toparlarsak: “Galileo ‘İnsana bir şey öğretebilmenin yolu, öğrenmeyi ancak kendi içinde bulabileceğini öğretmektir’ demişti... Dünyadaki ve ülkemizdeki başdöndürücü değişimler eğitimin çağdaş insan modeli yetiştirmekteki toplumsal misyonunu yeniden gözden geçirmeyi gerektiriyor”ken;[4] Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitimin Sosyal ve Tarihi Temelleri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İsmail Doğan’ın ifadesiyle, “Dünya gerçeklerinden kopuk bir eğitim politikası kapalı toplum sorunlarına çözüm olmadı, olmaz.”
Dünya gerçeklerini belirleyen ise, yine ve hâlâ sınıflardır…
 
TÜRK(İYE) EĞİTİM(SİZLİĞ)İNİN KALİTESİ(ZLİĞİ)
 
Tam da bu kapsamda ve Albert Einstein’ın, “Bir ülkenin geleceği o ülkenin insanlarının göreceği eğitime bağlıdır,” sözünü unutmadan Türk(iye) eğitim(sizliğ)inin kalitesi(zliği)ne göz atarsak…
Önce somut verileri sıralayalım:
Türkiye’de 220 bin çocuğun eğitim sistemine kaydı yok. Bu çocukların 130 bini kız. İlköğretimde derslik başına Batı Karadeniz’de 24, Güneydoğu’da 44, İstanbul’da ise 49 çocuk düşüyor. Türkiye’de, 15-19 yaşları arasında 100 genç kızdan 21’inin ilkokul diploması bile yok...
Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre, 350 binin üzerinde çocuk “zorunlu” olmasına rağmen okullarda eğitim öğretim almıyor. Ortaöğretimde 14-17 yaş grubunda ortalama 3 milyon çocuk örgün öğretim dışında. Rakamlar okul öncesinde daha da vahim durumda. 3-5 yaş grubu içinde okullu olması gereken Türkiye’de 3 milyon 572 bin çocuk bulunuyor. Okula gitme şansını yakalayanların sayısı ise yalnızca 805 bin.
2009 yılında son kez tek basamaklı yapılan Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı’na (ÖSS) giren 1 milyon 324 bin 197 adaydan 29 bin 927 aday, ÖSS’de sıfır puan aldı… (2008 yılında ÖSS’de sıfır puan alan öğrenci sayısı 25 bin 652’di! Yani ÖSS’de 2009 yılında sıfırı çeken öğrenci sayısı 4 bin 275 kişilik artışla 29 bin 927 öğrenciye yükselmiş. 180 sorunun tamamını çözen aday çıkmadı!)
Öte yandan Eğitim-İş’in araştırmaları da eğitimde fırsat eşitliğinin lafta kaldığı gözler önüne seriyor.
Somut veriler eşliğinde toparlarsak:
Eğitimi kalitesizleştiren neo-liberal politikanın üstü kapalı olarak çocuklarını devlet okullarına gönderenlere söylediği bir şey var yıllardır: Bizden bu kadar, paranız kadar eğitim almayı öğrenin. Daha kaliteli eğitimi istiyorsanız çocuklarınız için onu piyasadan para ile alacaksınız, devlet okulundan bu kadar... Son 30 yılda özel okulu, dershanesi, vakıf üniversitesi ile eğitim endüstrisine ek olarak bir sınav endüstrisi böyle ortaya çıktı, hatta çıkarıldı, yaratıldı.
Eğitimde devlet okulları, yoksul, alt orta sınıfların mecburi istikameti, sonuçta da mecburi başarısızlığı olurken, özel okullar varlıklı ve üst-orta sınıfların fedakârlıkla katlandıkları tercih olmaktadır. Birkaç sayı manzarayı netleştirecektir.
2008 yılında merkezi bütçeden eğitime yapılan harcama tutarı yaklaşık 30.5 milyar TL’dir. Bu harcama, toplamı 16 milyon 242 bini bulan devlet okullarındaki öğrenciler için yapılmıştır. Bölün bütçeyi öğrenci sayısına, elde edeceğiniz sayı öğrenci başına 1877 TL’dir. Devletin harcamasına, velilerin devlet okuluna bağış, donanıma katkı vb. gibi harcamalarını ekleseniz bile, öğrenci başına “yatırım” yıllık 3000 TL’yi geçmez.
Şimdi, kendi pratiğinizden ya da çevrenizden özel okula öğrenci gönderen bir ailenin çocukları için yaptıkları yatırımı anımsayın. İlköğrenimden başlayarak vakıf üniversitelerine kadar, bir öğrenci için ailenin ayırdığı bütçe yılda 20 ila 30 bin TL arasında değişiyor. Bu ödemenin bir kısmı okul sahibine kâr olarak gitsin, ama hiç olmasa 15 bini öğrenciye eğitim olarak geri dönsün. Şimdi düşünebiliyor musunuz? Devlet okullunun eğitimi için harcanan para yıllık 3000 TL’yi bulmazken özel okullu öğrenci en az 15 bin TL’lik net eğitimle donanmış olarak yarışa, sınava giriyor. 1’e karşı, en az 5!
Müthiş bir fırsat eşitsizliğidir bu. Bunlara, yine paraya dayanan özel ders, dershane desteklerini katmıyorum.
Ortada tabii ki bir haksız rekabet, eşitsiz donanımlarla yarış var ve tabii ki sonuçta büyük bütçelerle eğitilmiş öğrencinin, engelli yarışta rakibini ekarte etme şansı daha yüksek. Mesele bu kadar para ile ilgili, bu kadar sınıfsal... [5]
Konuyla ilgili bir ek daha: Öğretmenlerin iş yükünün fazlalığından ücret düşüklüğüne kadar pek çok sorunu çözüm bekliyor. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün hazırladığı ‘Bir Bakışta Eğitim 2009’ başlıklı göre, Türkiye’de bir öğretmen yılda toplam bin 832 saat çalışıyor. Avrupa ülkelerinin ortalamasının bin 652 saat olduğu dikkate alındığında Türkiye’deki öğretmenlerin ortalama 180 saat daha fazla çalıştığı ortaya çıkıyor.
Nihayet bir şey daha; eğitim yuvaları, şiddet merkezlerine tahvil oluyor!
Türkiye okullarında cinsel taciz, ateşli, kesici, delici silahla yaralama ve öldürme dahil 5 yılda 8 bin 62 olay yaşandı. Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, 5 yılda okullardaki şiddet olaylarının sayısının toplam 8 bin 62 olduğunu, şiddet olaylarına karışan öğrenci sayısının ise 10 bin 168 olarak belirlendiğini açıkladı!
 
ÜNİVERSİTE(LER)
 
Eğitim böyle olunca, W. Longfellow’un, “Eğer bir insan üniversiteden çıktıktan sonra, öğreneceği daha çok şey olduğunu öğrenebilmişse, yaptığı yüksek öğrenimin yararı olmuştur,” diye betimlediği üniversite(ler) de bundan bağımsız olmuyor, olamıyor!
Mesela başını AKP’nin çektiği piyasacı muhafazakâr müdahale ile üniversiteler ticarethaneye çevriliyor. Öğrencilerin ve bilim insanlarının söz sahibi olamadığı üniversitelerde, yönetimler patronlara açılıyor
Üniversiteleri sermayenin hizmetine açma çabaları durmak bilmiyor. Üniversiteleri öğrencilere ve bilim insanlarına kapatan YÖK, patronlara ise kapıları sonuna kadar açıyor. YÖK, yükseköğretim ve akademik faaliyetlerin planlanmasında, yükseköğretim kurumları dışında yer alan ve “dış paydaşları” söz sahibi yapacak. Türkiye’nin 2001’de katıldığı ‘Bologna Süreci’ gerekçe gösterilerek sanayi, ticaret ve meslek odaları ile “Sivil Toplum Örgütleri”nin “görüş”, “öneri” ve “desteklerinin” alınacağı danışma kurulları kurmaya hazırlanıldı.
‘Bologna Süreci’ doğrultusunda YÖK’ün hazırladığı yönetmelik taslağına göre, kurulacak danışma kurullarının, “yükseköğretimin paydaşlarının” ihtiyaçları doğrultusunda programlarını geliştirilmesine katkıda bulunacakları ileri sürülüyor. Böylece üniversitelere şirketlerin ihtiyaçlarına uygun çalışmalar yaptırılacak.
Evet, evet “Üniversite A.Ş.”ler örgütleniyor!
Sermayenin girdiği üniversitelerde, bilim barınamaz; çünkü bu bilimin itaatsiz doğasına aykırıdır…
YÖK’ün son girişimi bu kuşatmada artık utanma çizgisinin aşıldığını göstermektedir.
Artık üniversite büyük sanayi firmalarının ve ticaretin araştırma laboratuvarı, onların ihtiyacı olan elemanı bol miktarda yetiştiren (böylece ücretlerin de düşmesini sağlayan) yeni “çırak okulları”dır!
YÖK, bu son kararıyla, bu niyetin üstü kapalı ifadesi dönemine son vererek, üniversitenin başına patronu “rektör” olarak dikmek istediğini göstermiştir.
 
KAPİTALİZMİN YÖK’Ü VE ÜNİVERSİTE GENÇLİĞİ
 
Burada durup, önce bir YÖK parantezi açmak gerek…
YÖK, 12 Eylül mamûlatıdır; ancak onu betimleyen YÖK’ün kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirilmesidir…
Yükseköğretim Kurulu’yla yükseköğretim sistemini ağır dille eleştiren Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın ifadesiyle, “Üniversitelerin anti demokrasinin kalesi hâline gelmesi sorunu var. Tepenizde bir tane üst yönetim var… Ceket ilikleyerek yaşamak zorundasınız. Bu mutlak itaati gerektiriyor. En çok itaat eden, en çok secdeye kapanan, en çok nemalandığı dönemlere geliyor. Totaliter zihniyet kabul edilemez üniversitelerde...” diye betimlediği bir yalan yaşanıyor yüksek öğretimde…
Başını AKP’nin çektiği piyasacı muhafazakâr müdahale ile hukuk eğitiminden “Roma Hukuku” çıkartılıyor! (“Roma hukukundan boşalan yeri ne dolduracak?” diye soran Nilgün Cerrahoğlu ekliyor: “Roma hukuku, hukukun klasiğidir. Hukukçuya, temel hukuk bilgilerin yanı sıra ‘perspektif’ verir. Roma hukukunu; ‘hukuk tarihi’ içine yedirdiğinizde; ister istemez ‘boşluk’ baş gösterir.”)
2009-2010 akademik yılı için 23 ilahiyat fakültesine üniversite yönetimlerinin taleplerinin üzerinde kontenjan veriliyor! (23 ilahiyat fakültesi için üniversitelerin artış istemi toplam 3 bin 840 kişiyken, YÖK bu fakültelere 5 bin 620 kontenjan ayırdı.)
Evet, evet YÖK, “ama”ların, “fakat”ların kurumudur; sermaye yani kapitalizm içindir… Hepsi bu ve bu kadar açık…
Kapitalizmin yarattığı (YÖK’zede) üniversite gençliğine gelince; tablo hiç de iç açıcı değildir…
Eğitim-Sen’in üniversite öğrencileri üzerinde yaptığı araştırmaya göre, yine ve öncelikle somut verileri sıralayalım:
* Öğrencilerin yüzde 9.3’ü 51-150 TL, yüzde 23.8’i 151-250 TL, yüzde 23.4’ü 251-350 TL, yüzde 15.1’i 351-450 TL, yüzde 12’si 451-550 TL, yüzde 15’i de 551 TL ve üzerinde aylıkla idare ediyor.
* Okurken çalışanların oranı yüzde 10.1. Gelir getirici bir işte çalışanların yüzde 23.4’ü özel ders veriyor, yüzde 17’si satış ve pazarlama, yüzde 10.6’sı fuar organizasyonlarında çalışıyor.
* Gençlerin yüzde 68.2’si açık oturum, panel gibi etkinlikleri takip ediyor. Yüzde 34’ü ekonomi, yüzde 34’ü iç ve dış politika, yüzde 15.2’si güzel sanatlar, yüzde 3.3’ü iç ve dış güvenlik konularında organize edilen panellere katılıyor.
* En çok izledikleri kültür sanat etkinliği yüzde 76.8 oranıyla sinema.
* Gençlerin yüzde 84.5’i Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi durumdan memnun değil.
* Politika yapmayı düşünmem diyenlerin oranı yüzde 56.5.
Toparlarsak: Üniversite gençliği umutsuzdur.
Bu umutsuzluğun temel nedeni de eğitimin amacını kaybetmiş olmasıdır.
Ülkemizde üniversite eğitimi bir meslek edinmeye indirgenmiştir.
Meslek edinme de sonuçta bir iş yapmak, para kazanmak, hayatını bağımsız olarak sürdürmek amacına yöneliktir.
İşte bu amaç, ufukta görünmemektedir.
Bir meslek kazanılmaktadır.
Ama bu meslek, bir iş bulmanın anahtarı olamamaktadır.
Ülkemizde genç işsizliği oranı yüzde 20 gibi en yüksek orandadır.
Üniversite gençliği umutsuzdur.
 
SORU(N) NE?
 
Gerçekten de soru(n) ne ve nerede?
U. Ulaş Topaç’ın sorusundaki üzere, “Yeni nesil gerçekten kayıp mı?” Veya Ahmet Çınar’ın ifadesiyle, “Gençlerin yozlaş(tırıl)ması”nın ulaştığı boyut ne?
Bugün gençliğin “insansı robotları” ya da “robotlaşan insan”ları yaratan kapitalist yabancılaşmadan ve “İnsanlık Krizi”nden soyut ele alınamaz…
Kapitalist toplumda gençliğin durumu; aynı zamanda, “Dünyada her yıl 1 milyon kişi intihar ediyor”ken insanlık sorunu ile iç içe geçmiştir; bundan ötürü de kapitalizme karşı mücadelenin bir parçasıdır…
Kolay mı? Her 100 kişiden 13’ü sosyal fobi hastası olduğu yerkürede kapitalizmin “yaratıyorum” yaygaralarıyla yok ettiği toplumsal dizayn unutanlar(ın) ve unutturanlar(ın) bataklığıdır…
Oya Baydar’ın, “Toplum olarak pusulalarımızı yitirdik” saptamasıyla, “Üç maymun virüsü’nden kurtulmalıyız!” dediği Türk(iye) toplumunda farklı kimliklere bakışı değerlendirmek için yapılan anketin sonucu, toplumdaki hoşgörüsüzlüğü gözler önüne seriyorken; ankete göre yüzde 57 ateist, yüzde 42 Yahudi, yüzde 35 Hıristiyanlarla komşu olmak istemiyor!
Erdal Atabek’in deyişiyle, “Güçlüyü haklı yapan sistem; haklıyı haksız kılan bozuk yapı” niteliği kazanırken; toplumsal şiddeti de boylu boyunca ortaya çıkarmaktadır!
AKP’lileri bile endişelendiren bu durumun[6] yarattığı tabloda Zeynep Oral, “Irkçılığı ve şiddeti içselleştirdik mi?” sorusunu dillendirirken; Nilgün Cerrahoğlu da, “Derin Türkiye’de aşırıcılık”a dikkat çekiyor.
Kolay mı? Türkiye’de her 10 kişiden birinde silah bulunurken 8 yılda satılan silah sayısı yüzde 358 arttı ve kayıt dışı silah da ruhsatlının üç katı oldu.
“Toplumsallaştırılan şiddet”le “Talibanca bakış açıları”nın güçlendiği; “Okulların şiddet batağında” debelendiği; İstanbul’da yaşayanların yüzde 75’inin her dakika soyulurum korkusuyla yaşadığı Türkiye’de -Prof. Dr. Tarık Yılmaz ve Dr. Şeref Özer’e göre-, her 3 saatte bir kişi intihar ederek hayatını kaybediyor. İntihar oranları, 20 yılda yüzde 85 arttı. İstatistiklere baktığımızda intiharın gençler ve genç erişkin nüfusta artış gösterdiğini görüyoruz. Yani Türkiye’de her 8 saatte bir 29 yaş ve altında bir genç ya da ergen intihar sonucu hayatını kaybediyor.
Gençliğe umutsuzluk ve geleceksizlik dışında bir şey sunmayan kapitalizm koşullarında Türkiye’nin 2008 yılındaki 3 milyon 776 bin işsizin, bir milyonu gençlerden oluşuyorken; Türkiye’deki işsizlik 2009 Temmuz’unda yüzde 12.8’e çıktı. Genç işsizlik oranı ise yüzde 23’ü aştı.
Genç-Sen de açıklamasında, Türkiye genelinde 15-24 yaş grubunda toplam işsiz sayısının 1 milyon 115 bin olduğuna dikkat çekerek, bunun, toplam işsizler arasındaki oranının yüzde 23’e denk geldiği belirtti. Ayrıca da bir yılda 247 bin gencin işsizler ordusuna katıldığı kaydedildi.
Soru(n) bu, burada yani kapitalizmde…
Bir de kapitalizme ilişkin bilgisiz/ bilinçsizlikte![7]
Burada durup bir parantez açalım: Bilinç nedir acaba? Önce “bilgi” değildir. Bilgiyi herkes bir biçimde edinir.
Bilinç neyin neden olduğunu merak etmek, anlamak için çaba harcamaktır.
Bilinç, sürü olmamaktır.
Bilinç, doğruyla yanlışı ayırabilmektir.
Bilinç, düşünebilmektir.
Bilinç, öğrenebilmektir.[8]
Özetle soru(n), gençliğin (vefaya yabancılaştırılmış) bilinçsizliğindedir!
 
NE(Yİ, NASIL) YAPMALI?
 
Bu durumda “Ne(yi, nasıl) yapmalı” mı?
Öncelikle bilincin, bir eylem, devrimci praksis sorunu olduğunu unutmamalı; malum ya, “Köpek kavramı havlamaz,” der Spinoza.
Çünkü “Sokaklardan başka yerde bilinç yoktur, tarih yalnız sokaklardadır,” Albert Camus’nün ifadesiyle.
Ya da ‘Direnmenin Estetiği’ğinde, “Kitaplar marazilik hâllerini, hastalığı belgeliyordu, bizse hastalığın sirayet nedenlerini ortaya çıkarmalıydık,” der Peter Weiss. Bu birincisi…
Yeniden, tüketim kültür(süzlüğ)üne “Hayır” diyen bir insani doğallığa muhtacız…
Neo-liberal vahşetin ‘Postmodern Zaman’larında “İtirazım Var”dan, tüketimi yücelten “İhtiyacım Var”a geçilmiştir!
Evet, “İnsan Neyle Yaşar?” sorusunun neo-liberal tüketim fetişizmine eşitlendiği tabloda John Berger de şunlara dikkat çeker: “Neo-liberalizmin çılgın ideali, tüketicinin tüketim yoluyla insanlık durumundan muafiyet kazanması, bu muafiyeti satın alması.
İnsanlık durumu dediğimiz şey, ölümlülüğü, acıyı, hüznü, kayıp vermeyi içerir. Ama bütün bunlarla barışmayı ve onları aşmayı sağlayan hasletleri de barındırır…
Neo-liberalizme ‘ekonomik faşizm’ diyerek abarttığımı hiç sanmıyorum. Bütün dünyada yoksullar ve yoksulluk olağanüstü bir hızla artıyor. Bu artışın sebebi doğal kıtlıklar değil, serbest piyasa mekanizması. Yoksulluk hem nicelik olarak hem de derinlik olarak katlanarak artıyor. Böyle bir fenomen ortadayken, bunun müsebbibine ekonomik faşizm demenin neresi abartı? Neo-liberalizm ekonomik faşizmdir, zira dışlanan ve yoksulluğa mahkûm edilen insanlar, piyasacıların zihniyetinde ‘loser’dır, kaybetmeye yazgılıdır. Ve dünya sadece galipler için yaratılmıştır. Galiplerin yargısı o ki, ‘mağluplar’ alt-insanlar. Efendi ırka, üstün ırka mensup değiller. Onun için neo-liberalizm ekonomik ırkçılıktan başka bir şey değil!” Bu da ikincisi…
Evet, evet şimdi piyasaya, piyasacılığa karşı isyan zamanıdır!
Gençliğin geleceği, piyasanın/ piyasacılığın ötesindedir…
Piyasa/ piyasacılık dedim…
Piyasa/ piyasacılık kuramıyla ilgili olan ve örtbas edilmek istenen bir gerçek var. Onu da şu anekdotla hatırlatalım:
Kuş beslemeye meraklı bir İngiliz, kuşçu dükkânına gider ve bir papağan satın alır. Eve gelir. Ertesi sabah bir de ne görsün, papağan ayakları havada, sırt üstü yatıyor. Kafesi kaptığı gibi kuşçuya koşar.
Satıcıya, “- Bana ölü papağan vermişsin; bunu al ve paramı geri ver,” der.
Satıcı da, gayet soğukkanlı: “- Papağan ölü değil, dinleniyor” diye karşılık verir.
İşte baş kaldırılması gereken piyasa/ piyasacılık budur! Bu da üçüncüsü…
Tam da bu tabloda Disraeli’nin deyişiyle, “İnsanın, cahil olduğunu bilmesi bilgiye atılmış ilk adımdır.”
O hâlde öğrenmeliyiz!
Hem de Nancy C. Andersen’i işaret ettiği gibi: “Anlamayı öğreneceksin! Sadakati öğreneceksin! Eşitliği öğreneceksin! Paylaşmayı öğreneceksin! Yardım etmeyi öğreneceksin!”[9]
Sonra da özgürlüğün sınırı olmadığını unutmayacaksın!
Özgürlük sevdasını, kendi hesabıma Shakespeare’in, Hamlet’ine; Hamlet’in, “Kör talih, dünyayı düzeltmek için mi yaratılmışım!” deyişindeki başkaldırıya benzetirim…
Evet, evet özgürlük “11. Tez”deki üzere dünyayı değiştirmektir…
“Bunların, üniversite ile ilişkisi mi var?”
Sözü bir gence, Hukuk Fakültesi öğrencisi Süleyman Dirlik’in satırlarına bırakıyorum:
“Bugün üniversitelerimizde ilk olarak piyasalaştırma saldırılarına/bilginin sermayenin çıkarına kullanılmasına karşı bir tavır almaya ve mücadele etmeye zorlamaktadır. Aynı mücadeleyi bu saldırıların ekmeğine yağ süren ulusalcı/liberal/sol liberal eğilimlere karşı da takınmak zorundayız.
Bu yetmez! Üniversiteyle toplum arasında kopan bağı yeniden oluşturmalı ve altın şirketinin değil halkın avukatlığını yapacak biçimde bilgimizi kullanmalıyız.
Bu da yetmez! AKP iktidarının kuşattığı üniversitede gericiliğe ve gerici kadrolara karşı özgürlüğün, bilimin, bağımsız üniversitenin mücadelesini vermeliyiz.
Ve yine yetmez! Profesöründen öğrencisine, asistanından çalışanına kadar bütün bir üniversite kendisine, üniversiteye, topluma yönelen neo-liberal, gerici, faşizan saldırıya karşı taş atmayı ve atılan taşın sorumluluğunu hep beraber taşımayı öğrenmelidir. Bu taş bazen 1 Mayıs’ta Taksim’e gitmek için bir polis barikatına ulaşacaktır. Bazen iktidarın baskılarına karşı bir akademik manifesto olup üniversitenin çatısına asılacaktır. Bazen bir makale olup yazın dünyasında saf tutacaktır. Bazen de bir kongre olup Karaburun’a akacaktır.”[10]
Nihayet bu yolda “Başarı için üç öneri”ye dair “Herkesten daha çok bil, herkesten daha çok çalış, herkesten daha çok daha az beklentilerin olsun,” der W. Shakespeare…
 
23 Ekim 2009 17:22:16, Ankara.
 
N O T L A R
[1] Özgür Eğitim Platformu’nun 25 Ekim 2009 tarihinde Ankara’da toplanan 8. Kurultay’ında yapılan konuşma… 1 Kasım 2009 tarihinde İlerici Gençlik’in Ankara’da düzenlediği “YÖK ve Gençlik” konulu panelde yapılan konuşma… Öğrenci Gazetesi, 2009 Aralık - 2010 Ocak…
[2] Emilie Serge.
[3] A. Hıdır Eligüzel, “Kozmos’un Bilgisi”, Bibliotech, No:9, Eylül-Ekim 2009, s.32-36.
[4] Tülay Bozkurt, “Yirmi Birinci Yüzyılın Eğitim Paradigmaları”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:23, No:1167, 31 Temmuz 2009, s.12.
[5] Mustafa Sönmez, “Paran Kadar Eğitim (1)”, Cumhuriyet, 24 Temmuz 2009, s.13.
[6] AKP Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin ve 21 milletvekili, Türkiye’de son yıllarda artan şiddet olayları nedeniyle Meclis Araştırması açılmasını istedi. (“AKP: Şiddet Arttı, Dikkat!”, Radikal, 8 Ekim 2009, s.13.)
[7] Kitap okuma oranı açısından çoğu geri kalmış ülkelerden bile geride olduğumuz, gelişmiş ülkelerle aramızdaki farkın ise giderek açıldığı belirlendi. Türk okurun 1.3 dolar olan dünya ortalamasının altında olan 0.45 dolar harcayarak bir ya da iki kitap okuduğunu, oysa Japonya’da bir kişinin yılda en az 25 kitap okuduğunu ortaya koydu. (Savaş Kürklü, “Kitap Okumada Çok Gerideyiz”, Cumhuriyet, 7 Eylül 2009, s.7.)
[8] Erdal Atabek, “Bilinç Nedir ki?”, Cumhuriyet, 14 Eylül 2009, s.4.
[9] Nancy C. Andersen, Yaratıcı Beyin-Dehanın Nörobilimi, çev: Kıvanç Güney, Arkadaş Yay., 2009.
[10] Süleyman Dirlik, “Karaburun Bilim Kongresi’nden Geriye Kalan: İtaatsiz Olan Taş Atmanın Bilgisidir”, 8 Eylül 2009, http://www.sendika.org