İçeriğe Atla

Cin Şişeden Çıkarken...[*]

Yazıcı-dostu sürümArkadaşa gönderPDF

 

SİBEL ÖZBUDUN

Güçlülerle güçsüzler arasındaki
çatışmada yer almayı reddetmek,
tarafsız olmak değil güçlülere
yandaşlık etmek demektir.”[1]
 
Bir öğrencim… Güleç, sevimli, ilgili… Hani “şeytan tüyü var” dedikleri cinsten. Şivesi ise bir hayli Laz. Takılmadan edemiyorum, “E, Laz çocuğu, işler nasıl gidiyor?” İtiraz ediyor: “Yok hocam, ben Laz değilim. Biz Hemşinliyiz. Yani, anlayacağınız, Ermeniyiz, hocam; bakmayın dilimizin Lazca’ya çaldığına… Zaten derslerinizi de ileride Hemşin tarihi ve kültürü üzerine çalışmak istediğim için izliyorum…”
Son Kürt isyanı, hiçbir şey yapamadıysa cini şişeden çıkarttı. Cumhuriyet tarihinin kendine ilişkin yekparelik, katışıksızlık idealini nafile bir tekerlemeye dönüştürdü. “Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan” bu köprüden geçen de kalan da resmî tarih katmanlarının altında kalmış özel tarihinin enkazını eşelemeye başladı. Yıkımdan kurtarılabilenler - neneyle dedenin kendi aralarındaki sohbetlerinden akılda kalan birkaç sır sözcük, büyük büyük annenin Ermeni olabileceğine dair müphem emareler, sandıktan çıkıveren eprimiş kadife Çerkes elbisesinin diğer çeyiz eşyalarıyla uyumsuzluğu, dağ köyündeki çocukluk evinden hatırlanan o yersiz akordeon, paskalyada boyanan yumurtaların bir çocuk eğlencesinden farklı anlamlara sahip olabileceği fikri, mahalle arkadaşlarıyla oynanan oyunlardaki tekerlemenin kimi sözcüklerinin Gürcüce olduğunun keşfi…- özenle temizlenerek bilmecenin eksik parçalarının yerine yerleştiriliyor… Ve Cumhuriyetin ilk yıllarında biçimlendirilip bizlere ilkokuldan bu yana belletilmiş tarihten çok daha farklı, çok daha çeşitlenmiş bir tarih şekillenmeye başlıyor gözlerimizin önünde…
Erken Cumhuriyet’in kültürel projesi, aslında son derce yalındı: Dağılmış İmparatorluktan artakalan ve Anadolu’da toplanan etnik ve kısmen dinsel açıdan heterojen nüfustan “kaderde, tasada, kıvançta ortak” bir “ulus” imal etmek… Yüzyıllardır içe kapalı cemaatler hâlinde yaşayan kırsal gruplardan bir “yurttaşlar toplumu” türetmek… “Gönderilenlerin” (tehcir/katl edilen Ermeniler, mübadele edilen Rumlar) yerine “getirilenlerin” (Kafkasya ve Balkan Müslümanları: Çerkesler, Gürcüler, Abhazlar, Arnavutlar, Boşnaklar, Tatarlar…) “içeridekilerle” (Türkmenler, Lazlar, Kürtler, Araplar…) “kaynaşarak” hep birlikte “Türkleşmeleri”ni sağlamak… Alabildiğine heterojen bir halkı olabilecek en monolitik bir tasarımın kalıbına dökmek… Boşnak manavı, Kürt rençberi, Türkmen göçeri, Hatay’lı Arap tüccarı, Çerkez bürokratı “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” hâlinde kaynaştırmak… Her birinin kendisini, Orta Asya’dan başlayıp Misak-ı Millî’de sona eren bir serüvenin katılımcısı olarak hissetmesini sağlamak. Ya da 1925 yılında, Türk Ocakları’nın İkinci Kurultayı delegelerinden bir kısmını kabul eden İsmet İnönü’nün deyişiyle: “(…) Milliyet yegâne vâsıta-i iltisâkımızdır. Diğer anâsır Türk ekseriyeti karşısında hâiz-i tesir değildir. Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemahâl Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anâsırı kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsâf her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.[2]
Aradan doksan yıla yakın bir süre geçmiş olmasına karşın hemen her kentte hâlâ “yerlilerin kuşkuyla baktığı, kaynaşmakta isteksiz olduğu “muhacir mahalleleri”nin bulunduğunu göz önüne alınca, “zor” bir görev olduğunu teslim etmek gerekir.
Bu “zor” görevi yerine getirebilmek için ise -ne ilginç bir paradokstur ki- iki araç vardı Cumhuriyet’in elinde: Lağvettiği İmparatorluk’tan kalıttığı ceberut devlet geleneği ile, toplumsal yaşam üzerindeki belirleyiciliğine karşı savaş ilan ettiği İslâm’ın Sünni versiyonu. Bir başka deyişle Türkiye Cumhuriyeti Devleti, inkâr ettiği İmparatorluktan kalma iki “arkaik” araçla “modernleşecek”, “modern” bir ulus oluşturacaktı: Osmanlı imparatorluğunun maddesi (Devlet) ve ruhu (İslâm). İslâm havucunun yetmediği yerde, devlet sopası… Türk Ocakları üçüncü kurultayında (1926), “Türkiye toprakları başka hissiyâtla meşbû ve başka lisanla görüşmekte ve bu suretle asabiyyet-i milliyemizi tahrik edenler için bir çiftlik, bir muhaberât mahalli değildir,[3] sözleriyle Türkçe’nin dışında bir dil konuşanların cezalandırılmasını öneren Çal delegesi Dr. Şakir Turgut’un öfkesinden; Dersim’in kadın-çoluk-çocuk demeden kana boyanmasına, gayrımüslimlerin güçlerinin kat be kat üzerinde insafsız vergilere maruz bırakılıp ödemeleri için kendilerine bir haftadan az süre tanındığı, ödeyemeyenlerin malları mülkleri gaspedilip kendileri taş kırmaya sürüldüğü Varlık Vergisi’ne[4] uzanan uzun bir sopa…
Bu çabuk tahrik olan, tahrik olduğunda da sağı solu belli olmayan asabîliğin yanısıra, kendilerini nereye giderlerse gitsinler kovalayan XIX. yüzyıl boğazlaşmalarının ve kıyımlarının hayaleti ve sürekli başlarına kakılan “biz size kucak açtık, buyur ettik, ekmeğimizi paylaştık, sakın ola ki nankörlüğe yeltenmeyin…” lütufkârlığının minneti altında mübadiller, göçmenler anadillerini çocuklarından gizleyerek konuşma, geleneklerini de mutfak dolabına saklama alışkanlığını edindiler. Otoktonlar ise, gayrımüslim kıyımlarından kendilerine verilen ganimetleri (tarla-tapan, ev, dükkân, ziynet eşyaları, altın, değirmen, yağhane, kim bilir, belki kara üzüm gözlü suskun bir Ermeni kızı…) “sus payı” kabul etti.
Ve İslâm dininin “birleştirici” aguşunda derlenen, millî eğitimin “Türküm, Doğruyum” tornasında perdahlanan kuşaklar, “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle”ye dönüştü. Küçük itirazlar, “Vatandaş Türkçe konuş!” mahalle baskısından te’dip hareketlerine, bir dizi yaptırımla bastırılmaktaydı.
Peki, ne oldu da bu sonsuza dek sürecek gibi gözüken düzenin (Türkiye’de yaşayan her yurttaş, tapu idaresinden askerlik şubesine, yerel yönetimler yasasından Anayasa’ya, kaymakamlıktan Çankaya Köşkü’ne her kurum ve kuralın ezelden ebede hüküm sürmek üzere tasarlandığını ve maruz kalabileceği tek değişimin içeriden çürüme olacağının bilgisine sahiptir…) çarkları teklemeye başladı? “Etnik cin” nasıl çıktı şişeden?
“Ulusalcılar” bütün bu olan bitenlerden ulus-devletleri zaafa uğratmaya çalışan neoliberalizmi ve “bizi bölüp parçalamak isteyen” emperyalist güçleri (ve tabii ki onların işbirlikçilerini) sorumlu tutuyor.
Ola ki doğrudur. Neo-liberalizm serbest piyasanın işleyişini engelleyen, yavaşlatan, piyasaya entegre olmayı reddeden her şeyi tasfiye ederek, dönüştürerek ilerlemekte. “Ulus-devletler”in her türlü “sosyal” işlevlerinden soyunarak piyasanın deviniminin önünü açacak tarzda işleyen, idare ve zor aygıtlarına dönüştürülmesi de bu sürecin bir parçası. Yanı sıra, neoliberalizm, etnik ve kültürel grupları belirli ölçülerde özerkleştirmekle, hem “müşteri profili”ni genişletip çeşitlendirmeyi, hem de devleti bu yolla Çokuluslu şirketlere yönelebilecek kaynakları bu grupların kalkındırılması, asimilasyonu (sağlık hizmetleri, eğitim, barınma vb.) için kullanmaktan “kurtarmayı” hedeflemektedir. Bunlar biliniyor. Ama bu söylediklerimin alternatifinin kimliklerin bastırılması, zorla asimilasyonu, unutturulması olmadığı da biliniyor.
Peki, olan-bitenlerin hiç mi “otokton” sebebi yok?
Öncelikle, Onuncu Yıl’ın “15 milyon genc”i, büyüdü, büyüdü, 70 milyona vardı. Yüzde doksanı köylerde unutulmuşluğa terk edilmiş, dünyadan kopuk, devleti jandarma bilen bir toplum, bugün çoğunluğuyla kentlerde yaşıyor. Eskisine göre daha fazla okuyor, yazıyor, izliyor… Ve buna koşut olarak, Cumhuriyet’in ülkenin kaynaklarının çoğunluğunu bir avuç Batılılaşmış “sera burjuvazisi”ne tahsis etmesine itiraz ediyor. Monden “efendiler” karşısında el pençe divan yanaşmalığın ötesinde bir pay istiyor artık. İşin ilginç yanı, bunu elde edebileceğine ilişkin bir özgüven biriktirdi kendine… Bunu elde etmenin bir yolunun da “etnik/kültürel sermaye”den geçtiğinin farkına vardı. Hemşeri derneklerinde, cem evlerinde, yöresel folklor çalışmalarında, yayınlarda, yerel radyo-televizyonlarda, internet sitelerinde yoğunlaşan “Biz”lik duygusunun, dayanışmanın sermaye birikimindeki rolünü çözdü artık.
Tabii konu salt “sermaye birikimi” ya da rekabetçilikle açıklanamayacak kadar girift. İnsanlar yıllardır yaşayageldikleri o bastırılmışlık, susturulmuşluk hâlinin nafileliğinin bilincine varmaya başladılar. Bir dilin konuşulması neden yasaklanır; insanlar kendi halk oyunlarını neden “millî folklor” formatında icra etmek ya da unutulmuşluğa terk etmek ikilemiyle karşı karşıyadır; yeri geldiğinde “mozaik” metaforuyla övünülen bir ülkede kültürel çeşitlilik neden yöresel yemek çeşitlerine indirgenmiştir; köylerin, mezraların, dağların, derelerin, göllerin adları neden durmadan değiştirilir; kültürel köklerini, kendi grubunun tarihini araştırmaya kalkışan biri neden iki kuşak öncesine ulaştığında derin ve ölümcül bir suskunlukla karşılaşır; insanların anadillerini öğrenmeleri, anadillerinde eğitim görmeleri, türkü söylemeleri, dinlemeleri neden “yıkıcılık/bölücülük” sayılıp TCK’da zikredilir? Sorular yüksek sesle terennüm edilmeye başlandı… Deli gömleği, dar geliyordu artık.
Ama altını çizmeli, tüm tartışmaları tetikleyen, son Kürt isyanı oldu. İlk kez kırsalda tecrit kalmayıp kentleri kapsayan, etkileri yöreselle sınırlanmaksızın ülke sathına yayılan isyan, “İngiliz kışkırtması”, “mürteci ayaklanması” olarak geçiştirilemeyecek kadar gözler önündeydi. Ve donanımlı, yaygın bir entelijansiyaya sahipti: kendi televizyonunu kuran, kendi dilinde yazıp yayınlayan, kültür-sanat alanında etkinlik gösteren, kendi kurumlarını yaratan… İlk kez, devletin gözünün içine baka baka kimliklerinden kaynaklanan haklarını, farklılık hakkını talep ediyorlardı… Üstelik bunlardan bir kısmını fiilen hayata geçirmeye başladılar: T.C. tarihinde olmadık şeyler oluyordu: devletin inisiyatifinden bağımsız olarak bir halk, ana dilinde kitap basma, kaset yapma, TV kurma “hak”larını fiilen elde etmiş, yarattığı özerk siyaset alanıyla, yüz binlerce kişilik kitlesel gösterilerle parlamenter rejimi etkilemeye başlamış, dosta düşmana kendinden söz ettirir olmuştu… Laz’a Çerkes’e, Pomak’a, Boşnak’a, Nusayrî’ye… “Demek ki olabiliyormuş” dedirten buydu. Kürt mücadelesinin açtığı alanda farklı dillerden yayınlar, kültürel dernekler, araştırma grupları, internet siteleri pıtrak gibi bitmeye başladı.
İlginç yanı, “üst katlar” üslûp değiştirmeye başlamıştı. “Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anâsırı kesip atacağız,”dan, kültürel çeşitliliğin bireysel düzlemde zenginleştirici bir şey olduğu, “Türk” teriminin bir etnik grubu değil, bir yurttaşlık ilişkisini temsil ettiği söylemine geçiş yapıldı. Ya da “Ne mozayığı lan, beton, beton”dan “Türk-Kürt kardeştir, PKK kalleştir”e…
Besbelli, “bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak…” Ama kabullenmeli ki, elindeki tek araç çekiç olduğu için bütün sorunları çivi olarak gören, yekpareci devlet geleneğinin baş edebileceği bir sorun değil. Deniz Baykal’ın, Onur Öymen’in, Devlet Bahçeli’nin ya da İlker Başbuğ’un son üç aydaki konuşmalarının metinlerine bir göz atmakla dahi anlaşılabilir bu… Öylesine esneklikten uzak, öylesine monolitik olarak kurulmuş bir gelenek ki bu, en ufak bir çatlağın un-ufak olmasına yol açacağı paranoyasına yazgılı… Ama “DTP’yi nasıl olur da ketenpereye getirip oylarına konarım?” hesabındaki AKP bezirgânlığının “muhatapsız Kürt çözümü” kurnazlığının da altından kalkabileceği bir iş değil.
Filler tepişirken, malûm, olan çimenlere olur. “Üst katlardakilerin” gözünü karartmış kavgası, onlarca yılın bastırılmışlıklarının, düşkırıklıklarının, gerilimlerinin güncel işsizlik, yoksulluk, yoksunluk sorunlarıyla karıldığında, müthiş bir patlayıcıya dönüşmesi riskini getiriyor beraberinde.
Bu nedenledir ki Türkiye’nin farklılığı, çeşitliliği zenginlik kaynağı sayan, ondan beslenen ve onu besleyen bir kardeşleşme tasarımına ihtiyacı var. Ekmekleri ve gelecekleri için Ankara’ya akın edip polis copu, biber gazı karşısında direnen Tekel işçisini, açığa alınan arkadaşlarının iadesi için trenleri durduran demiryolu emekçilerini, onurları için direnen Kürt yoksullarıyla kardeşleştirecek, birbirlerinin acısını yüreklerinde duymalarını sağlayacak, Kürt, Türk, Arap, Laz, Çerkes… tüm emekçileri şovenizm mikrobunu bertaraf edip ülkeyi herkesin türkülerini anadilinde söyleyeceği, kendi kültürünü özgürce geliştirirken ötekilerden öğreneceği, özgür ve eşit bir kardeşlik sofrasına dönüştürme ülküsünde birleştirecek bir tasarıma…
Bu tasarım sosyalistlere aittir. Onu hayata geçirme çabası da onlara düşmektedir…
 
17 Aralık 2009 18.03:35, Ankara.
 
N O T L A R
[*] Tîroj, Yıl:7, No:42, Ocak-Şubat 2010…
[1] Paulo Freire.
[2] Aktaran F. Üstel, İmparatorluktan Ulus-Devlete Türk Milliyetçiliği: Türk Ocakları (1912-1931) İstanbul : İletişim Yay., 2004 (1997), s.173.
[3] Akt.: Üstel, s.186.
[4] Bkz. Ali Sait Çetinoğlu, Varlık Vergisi 1942-1944. Ekonomik ve Kültürel Jenosid, İstanbul, Belge Yay., 2009.