Hiç kuşku yok ki biliniyor. Gören bir göze, işiten bir kulağa sahip olan herkesin bileceği bir şey bu. Ama yine emperyalist propaganda mekanizması öyle çalışıyor ki, gözlere perde çekiliyor, kulaklar duymaz hale getiriliyor. Ve işte bu yüzden bazı şeyleri, biliniyor olduğunu varsaysak da tekrar etmek gerekiyor.
Dünya halklarının, aydınlarının gözlerine çekilen her renkten ve biçimden perdeleri aralamak için gerekiyor bu.
ABD'de bir siyah, Barak Obama Devlet Başkanı oldu! Obama'nın başkan olmasıyla birlikte özellikle tescilli Amerikan uşakları, Amerikan demokrasisine övgüler düzdüler. Amerika, "rüyalar ülkesi" olduğunu yine kanıtlamıştı işte; demokrasinin tüm görkemiyle işlediği yegane ülkeydi!
Bu değişimi, insanlığın umutlarını yeniden diriltecek, geleceği daha güzelleştirecek bir değişim olarak sunanlar olduğu gibi, bu değişimin emperyalizmin kendi çıkarlarını sağlama almak için ihtiyaç duyduğu bir değişim olduğunu söyleyenler de var. Tarih kimi haklı çıkaracak? Kimi doğrulayacak? Bizce bu sorunun cevabı belli. Çünkü bu cevap son yüzyıllık tarih içinde de, yakın tarihte de tekrar tekrar verilmiştir.
Amerikancılık, karakterlerinin bir parçası haline gelmiş kesimlerin (burjuva politikacı veya gazeteci veya tekelci burjuva, farketmez) yeni siyah başkana ve Amerikan demokrasisine güzellemeler yapmasında şaşırtıcı veya aykırı bir şey yoktur elbette. Onlar ne olursa olsun, Irak işgalinde bile olduğu gibi, Amerika'nın yaptığı her işte, attığı her adımda, onu olumlayacak bir şey bulurlar. Nitekim buluyorlar. Fakat ilericiyim, solum, sosyalistim diyen bir kesimin Obama hakkında söyledikleriyle, taşıdıkları sıfat birbirine hiç uyumlu değildi (ki bu kesime de ayrıca değineceğiz).
Ah! Bizde de böyle bir demokrasi olacak mıydı? "Bize de bir Obama lazım"dı zaten, acaba bizde de bir Obama çıkar mıydı?
OBAMA'ya yüklenen misyonların karşılığı yoktur
Obama'ya belli roller ve misyonlar yükleyenler, bunu gerçeği açıkça ZORLAYARAK yapmaktadırlar. Çünkü aslında, Obama'nın kendisine maledilen misyonlara dair bir iddiası bile yoktur çoğu kez. Bu açıdan diyebiliriz ki, Obama'ya bu tür roller biçenler, adeta kendi kendilerine gelin güvey olmaktadırlar.
Özellikle 2001'den bu yana görülen nedir? Amerikan emperyalizmi, tüm uluslararası kuralları, Birleşmiş Milletleri, tüm devletleri ve halkları hiçe saymaktadır. İstediği yeri işgal etmekte, istediğini bombalamakta, istediğini ambargo uygulamakta, istediğini terörist, istediğini terör destekçisi, istediğini "şer ekseni" ilan etmektedir.
Peki, bu emperyalist haydutluğu tartışıyor mu Obama? Bir yılı aşkındır süren seçim kampanyasında bunları tartıştı mı? Hayır! Tartıştığı tek konu Irak'tır. O da temel politika açısından değil, işgalcilerin başarısızlığı açısından tartışmıştır. Irak'tan çekilme takvimi açıklaması, işgalin politik olarak yanlış olduğunu düşündüğü için değil, işgalin sürdürülmesinin artık emperyalizme zarar verir hale gelmesi dolayısıyladır.
Devrimci, yurtsever örgütler, ulusal ve sosyal kurtuluş mücadeleleri çerçevesinde emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı eylem yapınca bunun adı bilindiği gibi "terör", "terörizm" oluyor; fakat buna karşın emperyalizmin işgaller yapması, başka ülkeleri bombalaması, halktan insanları katletmesi, "özgürlük götürme", "demokrasinin, insan haklarının korunması", "diktatörlüklerin tasfiyesi" oluyor.
Obama, bugün yeryüzündeki emperyalist hegemonyanın bu en belirgin politikasını sorgulayan tek bir kelime etmiş midir? "Terör" ve "terörizm" konusunda Bush'tan farklı tek bir kelime söylemiş midir?
Hayır!
Kimsenin unutmaması gereken bir şey var: Amerika, bugün halklara karşı her türlü baskıya, işgale, katliama, işkenceye alenen başvuran bir ülke olarak, dünyanın en büyük teröristidir ve Obama, işte böyle bir ülkenin Devlet Başkanı olacaktır.
Gerçek şu ki, Obama'nın sınıfsal niteliğini görmek için öyle kapsamlı araştırmalara, derin teorik analizlere de gerek yok. Obama seçim kampanyasında 650 milyon dolar harcama yaptı. Obama'nın seçim bütçesinin büyük bölümü, bireylerin bağışlarından değil, emperyalist şirketlerin yaptıkları mali katkılardan oluşuyordu. Wall Street Bankerlerinden silah tekellerine kadar bir çok emperyalist şirketin "bağışları" vardı bu bütçede. Geçtiğimiz günlerde batan Lehman Brothers' de Obama'nın kampanyayasına resmen yüzbinlerce dolar verenler arasındaydı (gizlice verilen milyon dolarlar, bilinmiyor elbette.)
Obama'nın maliye bakanlığı adayları listesinin başında, son krizi ortaya çıkaran ekonomi politikalarının sürdürücüleri var.
Obama'nın orduya ilişkin projeleri arasında, silahlanmayı daha da artırmak var.
Obama'nın "teröre karşı mücadele adına" çıkarılan yasalarda yeni düzenlemeler yapmak gibi bir düşüncesi yok...
ABD Ankara Büyükelçisi Wilson, seçimden sonra yaptığı değerlendirmede "ABD'de iktidarlar değişse bile politikaların yüzde 95'inin değişmeden sürdüğünü" söylerken, kuşku yok ki, emperyalist yönetim gerçeğini dile getiriyordu. Ve ne yazık ki bu basit ve aslında defalarca kanıtlanmış olgu, kendine aydın, hem de solcu, sosyalist aydın diyenler tarafından bile ısrarla görmezden geliniyor.
Obama'nın Amerikası bu 'mirası' sürdürecektir
Obama, son derece dolaylı ifadelerle siyah olmasına, siyahların Amerika'da bugüne kadar uğradığı haksızlığa göndermelerde bulunmuştur. Ama bu konuda bile tarihle bir hesaplaşma tavrı ve isteği içinde değildir. Dahası, Amerikan emperyalizminin "siyahlar" dışında katlettiği, yok ettiği, mağdur ettiği halklara dair bir politikası var mı?
Hayır!
ABD'nin tarihi, Amerikan resmi tarihçilerinin bile reddedemeyeceği gibi, dünya halklarına karşı saldırılarla, halklara karşı işlenmiş suçlarla doludur.
Uygarlık adına, "hür dünyanın çıkarlarını koruma" (ki bu formülün gerçek karşılığı emperyalist dünyanın çıkarlarıdır), adına dünyanın dört bir yanındaki Çin'i, Kore'yi, Vietnam'ı işgal etmiş Türkiye'den Nikaragua'ya, Suudi Arabistan'dan Afrika ülkelerine kadar sayısız ülkeyi yeni sömürgesi yapmıştır.
Dünyanın her yerindeki faşist diktatörlüklerin, gerici iktidarların baş müttefiki ve destekçisi Amerikan emperyalizmidir. Bu dün de böyleydi, bugün de.
Uygarlık adına, hür dünya adına, komünizme karşı set örme adına dünyanın dört bir yanına tanklarını, toplarını, savaş uçaklarını götürdü, bombalar yağdırdı. "Demokrasi" adına, işkenceler, katliamlar, yakıp yıkmalar, talanlar, tecavüzlerle sürdürülen sistemler kurdu. Amerikan emperyalizminin girdiği ve halk kurtuluş savaşlarıyla kovulmadıkça da çıkmadığı ülkelerde ABD'den geriye sömürülmüş, yoksullaştırılmış, yıkılmış ülkeler, milyonlarca ölü, sakat, yoksul kalmıştır.
Peki Amerikan emperyalizminin dünyaya bıraktığı bu mirasa bir dediği var mı Obama'nın?
Hayır!
Şu da tüm dünyanın çok sık tanık olduğu bir gerçektir ki; nerede sömürüye, sömürgeciliğe karşı bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm için bir ayağa kalkış varsa, orada Amerikan emperyalizmi de vardır. CIA'sıyla, kontrgerilla örgütlenmeleriyle, politik yönlendirmeleriyle oradadır. Ayak bastığı her yere sömürüsünü, zulmünü ve yozlaşmayı birlikte götürür.
Obama bu tarihi sorguluyor mu?
Obama bu tarihi mahkum ediyor mu? Hayır!
Obama'nın bugünden ilan ettikleri de yeter gerçeği görmeye
Amerikan emperyalizminin Ortadoğu politikalarının en önemli niteliği Siyonizmle ittifakıdır. Ortadoğu politikalarında bir değişiklikten söz etmek için en başta bu konuda bir değişiklikten söz etmek gerekir. Peki var mı böyle bir şey?
Amerika'nın "silahlanma" bütçesi konusunda ne yapacak, bu bütçeyi küçültecek mi örneğin? Bilindiği gibi, ABD'nin silahlanma bütçesi, dünyadaki en büyük silahlanma bütçesidir ve bu silahlanmanın savunma değil, saldırı amaçlı olduğu açıktır. Amerikanın imparatorluk stratejisini açıklayan resmi belgelerinde, bu açıkça ifade edilmektedir. Obama'nın bu konuda farklı bir politikası var mı?
Hayır, hayır, hayır!
Bu ve benzeri tüm soruların cevabı hayırdır.
Obama daha iş başına gelmeden Afganistan'daki politikanın aynen devam edeceğini ve oraya daha fazla asker gönderip Bin Ladin'i yakalayacağını ilan ediyordu. Kendisini kutlayan İran Cumhurbaşkanı'nın kutlamasına "İran tarafından nükleer silah üretiminin kabul edilemez olduğunu düşünüyorum. Bunun gerçekleşmesini engellemek için uluslararası bir çaba organize etmemiz gerekiyor" diyerek karşılık veriyor. Ülkeyi yöneteceği kadrolarını, Clinton'un kadrolarından seçiyor.
Seçimin hemen ertesinde 8 Kasım'da Şikago'da düzenlediği basın toplantısında verdiği ilk mesajlar şunlardı: 1- Doğu Avrupa'ya yerleştirilecek "Füze Savunma Sistemi Devam edecek",
2- "İran nükleer silah üretmeyi bırakmalı, terör örgütlerine desteğini kesmeli."
Çok değil, kısa bir süre sonra, Obama'yı dinleyenler, Bush'u mu, Obama'yı mı dinlediklerini karıştıracaklar. Bunun böyle olacağı yukarıdaki cümlelerden belli değil mi?
Obama'nın renginin siyah oluşuna bakarak beklentilere girenler, "değişim" rüzgarlarının eseceğine kendilerini inandıranlar, derinin renginin beş para etmeyeceğini, emperyalist politikaların sarı, siyah, beyaz, her renk ile savunulabileceğini, başka ülkelerden değil ABD'den de görebilirler. Condolezza Rice da siyahtır. Ve ABD'nin çıkarlarını korumak için nasıl canla başla çalıştığına, emperpyalist politikaları nasıl insanlıktan, demokrasiden, insana, halklara saygıdan zerre nasibini almamış bir katılıkla savunduğuna herkes tanıktır. Yine Irak işgalinin Dışişleri bakanlarından Colin Powell da, Amerikan ordusunun genelkurmay başkanı da, siyahtılar. Amerikan devlet kademelerinde daha bir çok siyah vardır ve onlar da ülkeleri işgal eden, halkları katleden politikaların uygulanmasında yer almaktadırlar. Fakat buradan siyahların Amerika'da ezilmediği, ırkçılığa maruz kalmadığı gibi bir anlam çıkartılmamalıdır. Amerika'da 1990'ların rakamlarına göre "Memuriyetin % 3'ü siyahların, kadınların ve diğer azınlıkların, % 97'si beyaz erkeklerin elinde"dir. Hapishanelerdeki insanların büyük bölümü siyahtır. Ama Obama, bu aşağılanan, horlanan, yoksul siyahlardan (yani bazılarının sandığı gibi, günümüzde de hala Kunta Kinte gibi yaşamaya mahkum edilenlerden) değildir. Bizim burada vurgulamak istediğimiz Amerikan toplumunda asimile edilmiş, devşirilmiş, sınıf atlamış bir siyah kesimin de olduğu ve bunların devlet yönetiminde yer aldığı, Obama'nın da bunlardan biri olduğudur.
Unutulmamalıdır ki, emperyalist politikaların uygulanması için belli bir renge, milliyete, dine sahip olmak şart değildir; emperyalistler, her renkten, dinden, dilden, cinsten insanı sömürgeci politikaları için kullanma konusunda yüzyılların deneyine sahiptirler. "Devşirme"ciliğin, işbirlikçileştirmenin ve kendi hizmetine koşmanın en sistematik biçimlerini onlar geliştirmiş ve uygulamışlardır.
Yaratılan sahte "siyah devrimi" havasını dağıtmak için hatırlanması gereken bir başka gerçek de, Obama'nın siyahların mücadelesi içinden gelen biri olmadığıdır. Obama, baştan itibaren ABD'nin genel politikalarıyla bütünleşmiş, o sistemin çarkları ve statüsü içinde çalışmış, o statü içinde ve Amerikan devlet politikalarını savunarak senatörlük yapmış biridir. Ve şimdi de tüm söyledikleri, emperyalist sisteme uygun, onun devamına uygun düşüncelerdir.
Tekellerin beklentisi ayrı, halklarınki ayrıdır.
Obama birincisi için koltuğa oturtulmuştur Amerikan emperyalizminin dünya çapındaki prestiji, inandırıcılığı, güvenilirliği, belki de tarihinin en düşük düzeyindedir. Yalancılığı, hukuk tanımazlığı, ilk kez bu kadar açık biçimde deşifre ve teşhir olmuştur. İşte bu noktada "siyah" bir liderin ABD'nin dünya çapında bozulan imajını yeniden düzeltebileceği hesabı ve içine girdikleri krizden bu sayede çıkabilme beklentisi, Obama'yı iktidara taşıyan en önemli nedenlerden biridir.
Tekellerin Obama'ya sundukları desteğin nedeni de bu beklentidir. Nitekim, Obama'nın seçilmesinden sonra oluşan havaya bakarak, emperyalist tekellerin bu hesaplarında pek de yanılmadıklarını söyleyebiliriz. İtibarının en dip noktalarında bulunan ABD, yeniden "işte demokrasinin örneği", ABD dünyaya demokrasi verdi!" gibi, sistemine yönelik övgüler alan bir ülke haline gelmiş, ABD'nin dünyaya yapacağı müdahalelerin "olumlu" yönde olabileceği gibi bir beklentiyi belli kesimlerde de olsa, canlandırabilmişlerdir.
Fakat işin özü şudur; emperyalist tekellerin beklentilerine cevap verecek olmasının dışında beklentiler içinde olmak, büyük bir yanılgıdan başka bir anlama gelmeyecektir. Amerika gibi bir emperyalist ülkenin başkanı, hem emperyaist tekellerin, hem dünyanın ezilenlerinin beklentilerine cevap veremez. Bu maddeten mümkün olmadığı gibi, Obama'nın bu yönde bir isteği, politikası, programı da yoktur.
Kimse burjuva propagandalara kulak asmasın, kimse boş beklentilere girmesin. Tanık olduğumuz burjuva demokrasisinin seçim sahnesinde sergilenen siyahi renklere bürünmüş parıltılı bir yeni oyundur. Oyunun sonunda, dünya sahnesinde herşey değişmeden kalacaktır. Çünkü dünyayı değiştirecek asıl kavga, başka bir yerde, sınıflar mücadelesi arenasında sürmektedir.
Unutulmamalıdır ki, emperyalist politikaların uygulanması için belli bir renge, milliyete, dine sahip olmak şart değildir; emperyalistler, her renkten, dinden, dilden, cinsten insanı sömürgeci politikaları için kullanma konusunda yüzyılların deneyine sahiptirler.
...Obama, baştan itibaren ABD'nin genel politikalarıyla bütünleşmiş, o sistemin çarkları ve statüsü içinde çalışmış, o statü içinde ve Amerikan devlet politikalarını savunarak senatörlük yapmış biridir. Ve şimdi de tüm söyledikleri, emperyalist sisteme uygun, onun devamına uygun düşüncelerdir.
Obama ve Tayyip; Aynı Soy, Aynı Politika
Tayyip Erdoğan, Barak Obama'nın ABD Başkanı olarak seçilmesinden sonra, Obama'nın seçim döneminde "Ermeni soykırımını tanıyacağını açıklaması konusunda ne düşünüyorsunuz?" diye soran gazetecilere şu cevabı verdi: "Bu noktada seçim kampanyalarında işlenen bazı tezleri, seçim kampanyasına yönelik kalan tezler olarak değerlendiriyoruz, orada kalır diye düşünüyoruz."
Obama'nın ne yapacağını söylüyor Erdoğan. Seçim meydanlarında ne demiş olursa olsun, iktidara gelenin tekellerin programını uygulayacağını kendi deneyleriyle de biliyor Erdoğan.
Bu anlamda da Erdoğan'ın söyledikleri, aslında burjuva parlamenter sistemin seçim oyununun niteliğinin de itirafıdır. Yani diyor ki Tayyip; seçim döneminde verilen sözlerin, yapılan vaatlerin bir önemi yoktur.
Öyledir gerçekten. Burjuva siyasetinin özü yalan ve demagoji üzerine kuruludur. Yalan, bir politika sanatı haline gelmiştir. Öyle ki burjuva siyasetinde maharet, "en etkili", "hissettirmeden en iyi aldatan" yalanları söyleyebilmektir.
Yalan üzerine kurulu vaatler, en çok da seçim dönemlerinde ortaya çıkar. Seçimler bilindiği üzere, burjuva düzen partilerinin kıyasıya rekabetine sahne olur. Fakat gerçekte olan yalanın ve aldatmanın rekabetidir.
Obama da aynı yarışın içinden çıktı. Gerçi, orada fazla rakip olmadığı için olsa gerek, yalandan da olsa, Obama ve rakibi, çok fazla vaatte bulunmadılar. Ama bulundukları kadarı da yalandı.
Obama'nın seçilmesi üzerine büyük politikalar, teoriler yapanlar, burjuva siyasetin bu basit gerçeğini dışta bırakıyorlar ne yazık ki.
Ders olur belki diye bir örnek:
Sadece bir örnek olsun diye bir yazarın Clinton'a dair şu sözlerini hatırlatalım:
"Demokrasinin ve insan haklarının beşiği", "Hür dünyanın jandarması" ABD, saldırılarında kendisini haklı göstermek için her türlü yalana, demagojiye başvururken, burjuva kalemşörleri de emperyalist efendilerine yaranmak için yalakalıkta yarışmaktadırlar. Örneğin ABD emperyalizminin, Irak üzerine tonlarca bomba yağdırmasından bir gün önce, Ali Kırca, Yeni Yüzyıl'daki köşesinde ABD Başkanı Bill Clinton için şu methiyeleri diziyordu; "Barış güvercini kanatlarını Ortadoğu semalarında çırpmaktadır artık... Ortadoğu'ya kalıcı olarak geldiği bile söylenebilir. Ortadoğu barışı onun (Bill Clinton) çabalarıyla girmiştir. 68'in kır saçlı barış savaşçısı gururlu ve mutludur. İkibine doğru dünya daha barışçı, daha yaşanır hale geliyorsa, kır saçlı Amerikalının bundaki rolünü tarih yazacaktır." (16 Ocak 1998, Yeni Yüzyıl)
Bugün Obama'ya dair yazılanların da esasında bundan farkı yoktur. Yazanların düşünce ve ruh hali de aynıdır. Ve elbette onlar da yukarıdaki alıntının sahibi gibi yanılacaklardır.
İkibine doğru, dünya daha barışçı, daha yaşanır hale geliyor diyenlerin, aslında biraz utanma ve vicdan duyguları olsa, biraz aydın sorumluluğu duysalar, Irak'ta, Afganistan'da dökülen kanın karşısında, ya halktan en azından özür dilerler, ya da bir daha ağızlarını açıp da bir şey söylemezler.
Ama bu aydın kesiminde, bunların ikisi de yok.
İkisi de olmadığı için ve aslında düzenden beslenip, düzeniçi umutları beslemeyi statükolarının devamı için şart olarak da gördüklerinden, hiç utanmadan, hiçbir sorumluluk da duymadan, dün Clinton için söylediklerini bugün de Obama için söylemeye devam etmektedir.
Yine yanılacaktır ama önemli değil. Nasıl olsa bu yanılgılar karşılığında kanı dökülecek olan o değil...
O, Obama'dan sonra gelecek "Demokrat", ve belki şu veya bu azınlıktan yeni ABD başkanı için de aynı şeyi yazmaya devam edecektir.
Kaynak; www.yuruyus.com 2008.11.16















