İçeriğe Atla

AKP'nin Kürt Açılımı ABD Operasyonudur

Yazıcı-dostu sürümArkadaşa gönderPDF

AKP'nin Kürt Açılımı
ABD OPERASYONUDUR

Beşir Atalay: 'Bu işin başı silahların bırakılması ve tasfiye.'
Genelkurmay: 'Bu mücadele, son terörist ortadan kaldırılıncaya sürdürülecektir.'

'Kürt Açılımı'nda Tek Amaç:

TASFİYE

Ağustos'un başıydı. Kürt milliyetçi basında "Görüşmeler resmen başlıyor." manşetleri okunuyordu.
Tayyip Erdoğan uzun süredir boykot ettiği DTP'yle görüşmüştü.

Bir süredir sözü edilen "fırsat" işte nihayet gerçeğe dönüşüyordu. Erdoğan'la görüşen DTP Eşbaşkanlarından Ahmet Türk, "Bizim görmek istediğimiz tablo... Herkesin sevgiyle kucaklaştığı bir süreç için olumlu gelişmeler... Umutlu ve mutluyuz...." diye açıklamalar yapıyordu.

Burjuva basın, küçük-burjuva aydınlar, ortada somut hiçbir şey olmamasına karşın, "Kürt sorunu çözüldü, çözülüyor" havasındaydılar. Ayrı günlerde Abdullah Öcalan da bu sürecin farklı ve yeni bir süreç olduğu tesbitini yapıyordu: "Öcalan: "Yeni bir süreç başladı. Bu yeni, farklı bir dönem. Mustafa Kemal'in cumhuriyeti kurması kadar önemlidir bu süreç. Demokratik bir toplum inşa edilecek bu dönemde."

Sonra, sanki herşey ters yüz olmaya başladı. Bize kalırsa, ters yüz olan bir şey yoktu ama o büyük beklentilere girenlerin, "mutluyuz" diyenlerin bile reddedemeyeceği, yadsıyamayacağı bir "terslik" vardı.
Önce "Kürt açılımı" diye sunulmuştu girişimin adı. Sonra "demokratik açılım"a çevrildi. Kürt kelimesini telaffuz edemeyenler, Kürt sorununu çözecekti!

Demokratik açılım da muhtemeldir ki, "aşırı demokrasi taleplerine" neden olduğu için, o isim de değiştirildi. İçişleri Bakanı Beşir Atalay, 31 Ağustos'taki basın toplantısında AKP iktidarının "süreç"le ilgili belirlediği yeni adı kullandı: "Milli Birlik Projesi"

Bu isimlendirme, oligarşinin ve özel olarak da AKP'nin Kürt sorununda halâ "inkar" çizgisinde durduğunun veciz bir ifadesidir.

Devletin geniş mutabakatı:

Hatırlanacağı gibi, Abdullah Gül, "önümüzde büyük bir fırsat var!" açıklamasını yaparken, eklemişti: "Devlette ilk defa bu kadar geniş mutabakat var."

O mutabakat, hala sürüyor. Ama beklentilerden tamamen farklı bir mutabakat bu.
Bir çok kesimin AKP iktidarından "Kürt sorunu"nda somut adımlar ve takvim beklediği sırada, iktidar "terörle mücadele" söylemiyle çıktı halkın karşısına.

İşte 30 Ağustos'un hemen öncesi ve sonrasında halka karşı somut olarak ortaya konulan o mutabakat:
Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Aksay: "Hava Kuv vetleri olarak bu mücadeledeki başarılı hava operasyonlarımız eskiden olduğu gibi kararlılıkla, son terörist ortadan kaldırılıncaya kadar sürdürülecektir." (Hürriyet, 26 Ağustos 2009)

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül: "30 Ağustos Zafer Bayramı'nı kutladığımız bu büyük günde, terörle mücadelenin en güçlü şekilde sürdürüleceğini bir kez daha vurgulamak isterim." (Cihan Haber Ajansı 30 Ağustos 2009)
Başbakan Tayyip Erdoğan: "… milli birlik projesi kapsamında demokratik açılımın... en önemli yanı olan terör sorunuyla mücadele kararlılıkla devam ediyor, devam edecek" (İHA, 30 Ağustos 2009)

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Bağbuğ: "Bizim TSK olarak birinci önceliğimiz terörle mücadele. Amacımız, hedeflerimiz, bu terörle mücadeleyi daha kısa sürede bitirebilmek." (1 Eylül 2009, Anka)

Başbuğ'dan, Erdoğan'a, Gül'e kadar hepsi "terörle mücadele"de mutabakat halindedirler. "Açılım" sözleri ortada dolaşırken, "terörle mücadele" için yeni kurumlar oluş turuluyor. ABD, Irak ve Türkiye arasında "terörle mücadele konusunda üçlü mekanizma" kuruluyor.

Oligarşinin bütün temsilcileri "terörle mücadelenin kararlılıkla, son terörist yok edilene kadar devam edeceğini" tekrarlıyorlar günlerdir. Bu sadece, belli bir kesimi "yatıştırmak" gibi bir amaçla ifade edilemez. Bu, oligarşi açısından aslolan bir politikanın ifadesidir.

Emperyalizm ve oligarşi açısından bir mücadeleyi, bir hareketi fiziki olarak yoketmekle, siyasi olarak yoketmek arasında o kadar büyük fark yoktur. Fiziki veya siyasi, her koşulda yoketme amacı oligarşi için vazgeçilmezdir.

Kürt sorununun "çözümünden" anladıkları; Kürt halkının ulusal talepli mücadelesinin bitirilmesi, Kürt milliyetçi hareketinin tasfiyesidir. Bu anlamda da, bütün çözüm planları, çağrıları önce "silahların susması, gerillanın teslim olması" üzerine şekillendirilmiştir.

CHP'den, MHP'ye kadar bütün burjuva partileri de önce "terör" bitirilir, silahlarıyla teslim olurlar onda sonra bölge halkı için "açılımlar" yapılabilir diyorlar. Aylardır düzen cephesinden, reformizm cephesinden söylenen ve dayatılan budur.

Bugün Kürt kimliği, dili tanınma noktasına gelinmişse, Özal'dan, Demirel'e, Erdoğan'a, generallere kadar düzenin temsilcileri Kürt kimliğini tanıdıklarını açıklamak zorunda kalmışlarsa, bunu onlara yaptıran Kürt halkının silahlı mücadelesidir.

Ancak oligarşi, "Kürt realitesini" tanısa da asimilasyon-imha politikasından vazgeçmemiştir. Kürt kimliğini, dilini tanırken de amaç Kürt halkının mücadelesini boğmak, kendi işbirlikçi Kürdünü yaratmaktır.

Emperyalizm ve işbirlikçi oligarşiler, sisteme, mevcut statülere şu veya bu temelde direnen bütün güçleri fiziki ve siyasi olarak tecrit etmek ve kuşatma altında, gerektiğinde de açık emperyalist teröre başvurarak imha etmeye çalışıyorlar.

Burjuvazinin 1990 başlarından bu yana allayıp pulladığı barış, ateşkes, diyalog süreçleri de esas olarak aynı amaca yöneliktir. Bütün emperyalist çözümlerde, silah bıraktırılarak gerillanın tam tasfiyesi amaçlanmıştır. Bunun istisnası yoktur. Bu anlamda da düzen cephesinden koro halinde söylenen tek çözüm; silahların bıraktırılması, gerilla teslim olana kadar da "terörle mücadelenin" devam ettirilmesidir.

Tasfiyeyi gizleyen
manevralar ve demagojiler

30 Ağustos törenlerinde Diyarbakır'da askerler "Pim çek bomba at" sloganıyla yürüyorlardı.
Aynı gün Diyarbakır'da yapılan bir toplantıda Aysel Tuğluk "Tarihi bir süreçten geçiyoruz. Çok umutlu ve çok kaygılıyız." diyordu.

Birkaç hafta içinde "Mutluyuz umutluyuz"dan "hem umutlu hem kaygılıyız" noktasına gelinmiştir. Belki yarın geriye sadece kaygı kalacak...

Solun reformist kesimlerinde de büyük beklentiler oluşmuştu bu sürece dair: Mesela, Evrensel gazetesi'nin bundan bir ay önceki, 30 Temmuz tarihli manşeti böyle bir beklentiyi ifade ediyordu: "Dağ fare doğurmasın"

Ve ilginçtir ki; bu manşetten bir ay sonra, Beşir Atalay'ın 31 Ağustos'taki basın toplantısının ardından Ahmet Türk, "Dağ fare bile doğurmadı" diyordu. Evrensel'in manşeti ve Türk'ün yorumu gösteriyor ki, sorun, olmayan bir "dağ"ı var sanmaktan kaynaklanıyor.

Yazımızın en başında sözetmiştik; Ağustos başında "görüşmeler resmen başlıyor" başlığını atan Kürt milliyetçi basın, tam bir ay sonra, şu başlığı atmıştı:
"Açılım değil aldatma" (1 Eylül 2009, Yeni Özgür Politika)

Doğruydu, açılım değil aldatmaydı. Fakat bunu görmek için böyle bir sürecin geçmesi, yaşanması gerekmiyordu. Devrimciler, daha Abdullah Gül'ün ağzından "fırsat" sözleri döküldüğünde, sonra Tayyip Erdoğan'la Ahmet Türk'ün sonunda "mutluyuz, umutluyuz" açıklamalarını yaptıkları görüşmeler sırasında, devrimciler hep uyardılar; "açılım değil, aldatmaca" olduğunu söylediler.

Burada asıl önemli soru, bunun neden baştan görülmediğidir. Mesela Ahmet Türk geçen hafta da şöyle demişti: "Bu açılım henüz bir projeye dönüşmedi. Kısa, orta ve uzun vadede nelerin yapılacağı konusunda henüz bir çalışma yapılmadı veya böyle bir tartışma topluma yansımadı." (26 Ağustos 2009)

Peki bu kadar belirsizlik içinde neden mutluyuz, umutluyuz dediniz, asıl bu sorgulanmak durumundadır.
Kürt milliyetçi hareket, emperyalizm ve oligarşi cephesinden bir çok gelişmeyi bugüne kadar "barış sürecine açılım" olarak değerlendirmiş, çeşitli manevraları, hatta sıradan demeçleri, ABD'nin, AB'nin, TÜSİAD'ın, hatta MHP'nin sorunu çözme misyonunu üstleneceği şeklinde değerlendirmiştir.

Buna bağlı olarak da sık sık dünyadaki "barış" örnekleri gündeme getirilmiştir. "Herkes teröristiyle barıştı, bir Türkiye kaldı" içeriğindeki bu yaklaşım kendine kâh İrlanda'dan, kâh El Salvador'dan, kâh Uruguay'dan örnekler yaratmaya çalışmıştır.

Ama bu ve benzeri örneklerin hepsi, yukarıda da vurgulandığı gibi, değişmez biçimde iki sonucu içerir: Bir, halkın silahlı gücünün tasfiyesi, iki, bu ülkelerdeki söz konusu siyasi hareketlerin amaç ve hedeflerinden VAZGEÇMESİ.

Bu ikisi olmadan hiçbir yerde o sözü edilen "barış" gerçekleşmemiştir. Açıktır ki, bu ülkelerin hemen hepsinde barışa eşlik eden, TESLİMİYET ve TASFİYE'dir.

İçişleri Bakanı Beşir Atalay, 31 Ağustos'ta "açılım"la ilgili yaptığı yeni basın toplantısında, yine bir şey anlatmamış, yine bir şey açıklamamıştır, ama sorulara cevap verirken yukarıda belirttiklerimizi de kanıtlar şekilde şu noktaları ortaya koymuş oldu:

"Bu süreçle ilgili ayrı bir Anayasa değişikliği gündemimizde yok.
Biz af diye bir kavram zikretmedik, etmiyoruz. Ama bu işin başı silahların bırakılması ve tasfiye. Bunun için de çok çalışmak gerekiyor."

"Açılım"ın özünü ortaya koyuyor bu sözler. AKP ve Genelkurmayın "Kürt açılımı" diye başlattıkları, "süreç" olarak tanımladıkları bu süreçte sonuçta nereye varmak istedikleri, bu toplantıda açıkça ortaya konulmuştur: TASFİYE.

Kelime, gayet açık, net bir şekilde telaffuz edilmiştir. Hiç şüpheye yer yoktur.
Dolayısıyla "Kürt açılımı"yla ilgili değerlendirme yapan, tavır, politika belirleyen herkes, bu kelimeyi yok sayamaz. Burada tartışılan ne "akan kanın durması", ne "anaların gözyaşlarının dindirilmesi", ne "Kürt halkının ulusal taleplerinin karşılanması" değildir. Bütün bunlar, tasfiye operasyonunu meşru ve mümkün kılacak demagoji ve manevralardan ibarettir.

Halk Gerçeği