Oligarşi içindeki iktidar kavgası, 14 Mart'ta Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın AKP'ye açtığı kapatma davası ile yeni bir boyut kazandı.
Kim Yönetecek Kavgası
İktidar kavgasının bir yanını, AKP nezdinde, Amerika'nın "Ilımlı İslam" politikası çerçevesinde Türkiye'yi yeniden şekillendirmeye çalışan kesim oluştururken; diğer yanını, yine Amerikan işbirlikçiliğinde AKP'den farklı olmayan, kendisine laik-ulusalcı görünüm vermeye çalışan kesim oluşturmaktadır.
AKP'nin, laikçi kesimlerin engelleme çabalarına karşın Cumhurbaşkanlığı koltuğuna Gül'ü oturtması, YÖK, yargı gibi kurumlarda kendi kadrolaşmalarını sağlamaları bu iktidar çatışmasının bundan önceki görünümleri olmuştu.
Çatışmanın bundan sonraki kısmının nasıl gelişeceği, nasıl sonuçlanacağı şimdilik belirsiz olsa da, her iki tarafın da bu çatışmadan kendini güçlendirerek çıkmaya gayret ettiği, bunu yaparken, her iki kesimin de halkı kandırmaya çalıştığı kesindir.
Başsavcı Yalçınkaya'nın, AKP' ye karşı hazırladığı iddianamede; "Siyasal İslamın temel düsturu şeriattır" vurgusu yapılarak, AKP' nin Türkiye'yi şeriatla yönetilen bir ülke haline getirmeye çalıştığına değiniliyor. Tayyip Erdoğan'ın "Büyük Ortadoğu Projesi'nin eşbaşkanı olduğunu" her fırsatta tekrarladığını iddianamesinde belirten Başsavcı, AKP'yi "kapsamındaki ülkeleri ılımlı İslami rejimlerle yönetmeyi amaç edinen" bir projede yer almakla suçluyor.
İddianamede de ortaya konduğu gibi, laikçilerin AKP'ye suçlamaları, "laikliği ortadan kaldırıp şeriat getirme"ye ilişkindir. Bu nedenle Başsavcı'nın iddianamesinde BOP'a ilişkin vurgu da, emperyalist amaçlar üzerinden değil, "İslam" üzerinden oluyor.
Buna karşılık AKP'nin Amerikan işbirlikçiliği, bir bütün olarak halk düşmanı politikaları iddianamede kendisine yer bulamıyor.
Başsavcı BOP'tan söz ederken bile, emperyalizmin ülkeleri işgal etmesinden, sömürgeleştirmesinden, milyonları katletmesinden, halklara çektirdiği acılardan ve AKP'nin bu suçlara gönüllü ortak olduğundan söz etmiyor. Çünkü laikçi kesimlerin, tüm bunlara "dincilik" zemininde olmadığı sürece bir itirazları yoktur. Örneğin BOP, ılımlı İslam yerine, laik görünümlü bir faşizmi öngörürse sorun olmayacak!
Bu durum, iddianameyi hazırlayan savcının temsil ettiği laikçi kesimin de Amerikan işbirlikçisi karakterinden kaynaklanmaktadır.
AKP'nin Amerikan işbirlikçisi olduğu, BOP'un taşeronluğunu üstlendiği, Türkiye'de Amerikancı islamcılığı örgütlemeye çalıştığı, halkın değil bir avuç zengin azınlığın, emperyalist ve işbirlikçi tekelin çıkarlarının savunucusu olduğu gerçektir. Fakat, AKP'nin bu yanlarını öne çıkararak, iktidar içi çatışmada kullanmaya çalışan sahte laikçi kesimlerin de, Amerikan işbirlikçiliğinde, halk düşmanlığında, tekellerin çıkarlarının savunulmasında AKP'den farklarının olmadığını belirtmek gerekir.
AKP, Davayı Kullanarak Güçlenmek İstiyor
İktidar çatışmasında, bir kesim meşruluğunu sırtını yargıya dayayarak sağlamaya çalışıyor, diğeri aldığı % 47 oya dayanmak istiyor.
Gerçekte her ikisi için de, ne yargının, yasaların, ne de halkın oylarının bir öneminin olmadığı bu süreçte bir kez daha ortaya çıktı.
AKP hemen, dava nedeniyle mazlum rolü oynamaya soyunarak, yargıyı hedef alan açıklamalar yapmaya başladı.
Bir yandan mazlum rolü oynayan AKP, diğer yandan karşı saldırıya geçmekte de gecikmedi. Erdoğan "Ergenekon'u çökerttik, bundan rahatsız mı olan var?", diyerek, kapatma davasının Ergenekon operasyonuna misilleme olarak açıldığı imasını yapıyordu.
Tayyip Erdoğan'a göre, kendilerine dava açanlar, AKP'nin çetelerle mücadelesinden rahatsız olanlardı, halkın iradesine saygısız olanlardı. Haliyle, AKP bunun tersine halkın iradesine ve demokrasiye saygılı idi. Bu rolü, "Kürt sorununu çözmek istiyoruz... kontrgerilla çetelerini tasfiye etmek istiyoruz... demokratikleşme istiyoruz... fakat tüm bunları Genelkurmay engelliyor" diyerek yaklaşık 5 yıldır oynayan AKP; bu sayede iktidarını güçlendirmiştir. Şimdi aynı manevrayı sürdürüyorlar.
Tayyip açıktan; "Oylarımız artacak. Bunlar bizim tarlamızı bereketlendiriyor. Siz yerel seçimlere kilitlenin" derken, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin; "Yine bir dava var ve yüzde 50'nin üzerinde oy alacağız... bize bu imkanı sağlayanlara teşekkür ederim" diyor. Egemen Bağış, Los Angeles Times Gazetesi'ne yazdığı mektupta, pazarlamacı edasıyla, "Yüzde 62, partimizin kapatılması halinde alacağımız minimum oy oranıdır" diye anlatıyor.
Yani, yasalar karşısında suçlu olup olmamanın bir önemi yok AKP için. Önemli olan, oylarını artırmaya yarıyor mu, yaramıyor mu?
Böylece, oy almak için kullanılan, sadaka dağıtma, dini kullanma gibi yöntemlerin yanına, mazlum rolü oynayarak kandırma da eklenmiş oluyor.
Onyıllardır Halkı Bu Yasalarla Yönetiyorlar
Diğer yandan, oligarşinin iktidar kavgası kimi gerçeklerin çıplak hale gelmesini de sağlamıştır. Yasalar, yargı, hukuk, ne bağımsız, ne tarafsız, ne de kararları adaletlidir. Tersine, iktidarı, muhalefeti ile sistem içi güçlerin elinde gerektiğinde birbirlerine karşı da kullandıkları, ama asıl olarak halkın mücadelesine karşı kullandıkları bir araçtır.
AKP, AB'ye uyum çerçevesinde demokratikleşme adımları attıklarının propagandasını yapıyordu. Görülmüştür ki, bu da yalandan ibarettir. Bir sistem partisine bile kapatma davası açmaya müsait yasaların, sisteme karşı mücadele edenlere yönelik nasıl kullanıldığı bilinir.
Bu yasalar, halkın mücadelesine karşı çıkarılmış yasalardır. Defalarca demokratikleştirildiği söylenen, ama oligarşi, halkın mücadelesine karşı kullanmaktan vazgeçemediği için, kaldırılmayan yasalardır.
Bugün AKP'ye dokundu diye, değiştirilmesi tartışılan, veryansın edilen yasalar, onyıllardır halka karşı kullanılmaktadır. Bugün AKP'ye dokundu diye, yasalardaki baskıcı özü keşfedenlerin çoğu, bu yasalar yıllardır devrimcilere karşı kullanıldığında tepki göstermeyenlerdir. Baskı ve yasakların kaldırılmasını isteyenlere destek vermeyenlerdir.
Bu yasalar, faşizmin yasalarıdır. Bugün oligarşi içi çatışmada da kullanılıyor, fakat bu yasaların asıl hedefi halkın mücadelesi olmuştur. Bu yasalarla defalarca, şu ya da bu düzeyde halkı temsil eden partiler kapatılmıştır. Sendikaların, derneklerin, kültür merkezlerinin, gazete ve dergilerin, radyoların mücadelesi bu yasalarla bastırılmaya çalışılmıştır.
Emperyalist Destek
AB'si, ABD'si emperyalist ülkelerin davaya ilişkin yaptıkları açıklamalar da dikkat çekici bir şekilde AKP'ye destek vermekteydi. ABD; "Demokrasilerde seçmenlerin ülkelerinin siyasi geleceğini belirlemesi esastır." derken, AB Komisyonu Üyesi Olli Rehn: "Siyasi konular mahkeme salonlarında değil parlamentoda tartışılır", Almanya Hükümet Sözcüsü Thomas Steg; "Bu dava Türk milletinin iradesine karşı açılmıştır", İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt: "Astronomik derecede tuhaf" dediler.
Emperyalist ülkelerin de davaya bir AKP'li gibi gösterdikleri bu tepkiler, AKP'nin işbirlikçilik konumuyla anlaşılır olmaktadır.
AKP' YE KAPATMA DAVASI
Mart 23rd, 2008 | gönderen by gocebe
in
- gocebe yazıları
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun




















Gerek AKP, gerekse de sahte
Gerek AKP, gerekse de sahte laikçi kesimlerin arasında gündeme gelen son çelişki de, uzlaşabilir nitelikteki çelişkilerden biridir. Uzlaşabilirliklerinin temelinde iki tarafın da oligarşiye dahil olması, iki tarafın da emperyalizm işbirlikçisi olması, iki tarafın da faşist politikaların sürdürücüsü olması vardır. Bu anlamdadır ki, biz Amerikan islamcısı AKP ile sahte laikçiler arasında sürmekte olan bu kavgada taraf olmak durumunda değiliz. Onlar zaten karşı değil aynı taraftalar ve biz onların ikisine birden karşı taraftayız.
Gerçek saflaşma böyle olduğu için, biz halkımıza, ülkemizin tüm ilerici, demokrat aydınlarına, halkı daha çok sömürmek ve sömürüden daha fazla pay almak için yapılan bu kavgada taraf olmak yerine, bağımsızlık ve demokrasi saflarına katılma çağrısında bulunuyoruz. Bunun pratikteki ifadesi de bağımsızlık ve demokrasi cephesi olacaktır. Eğer gerçekten demokrasiden yana sürece müdahale edeceksek, önce güç olmalıyız. Kendi çözümümüzü ortaya koymalıyız. Bugün sanki ülkemizin en önemli demokrasi sorunu AKP'ye açılan kapatma davasıymış veya ülkemiz için en büyük tehlike şeriatmış şeklinde iki büyük çarpıtma ile karşı karşıyayız. Oysa, ülkemizin daha çok ve daha temel sorunları olduğu aşikardır. Onmilyonu aşkın insanımızın açlık sınırının altında yaşamaya, 40 milyon insanımızın "sadaka"ya mahkum edilmesi, katliamların, işkencelerin, cinayetlerin, linç saldırılarının cezasız kalması, hapishanelerde tecrit ve işkencenin sürdürülmesi, emekçilerin örgütsüzleştirilmesi, iş güvenliğinin olmaması, milyonlarca emekçinin sendikasız, sigortasız asgari ücretle çalıştırılması, ülkemizin Amerika'nın işgal ortağı, BOP taşeronu yapılması, Kürt halkının ulusal haklarının, Alevi halkın inanç özgürlüğünün gasbedilmesi, düşünce, inanç, örgütlenme hakkına her alanda kısıtlamalar getirilmesi, okulların ilkokuldan üniversitelere kadar kışlaya ve ticarethaneye çevrilmesi, son çıkarılmaya çalışılan SSGSS yasası... gibi sıraladığımızda bu sutuna sıgmayacak kadar çok sorun varken, bizi laiklik-şeriat etrafında saflaştırmak istiyorlar. Hayır, bunu reddedelim. Başlıklar halinde sıraladığımız sorunlar bile, halkın ihtiyacının laiklik-şeriat etrafında saflaşma değil, bağımsızlık ve demokrasi için bir cephe olduğunu gösterir. Evet, bu sorunların hepsi, emekçilerin, halkın sorunlarıdır ve bu sorunları halkın başına saranlar da AKP'si ve sahte laikçileri de içinde olmak üzere oligarşidir.
Devrimciler olarak, oligarşi içi kavgada taraf olmak, onlara akıl vermek yerine, halkın cephesinden sürece müdahale edebilecek, içinde ilerici, demokrat, vatansever tüm kesimlerin yer alabileceği bir cephe, Bağımsızlık, Demokrasi Cephesi öneriyoruz. Halkın çıkarlarını ancak kendi cephemizle savunabiliriz.