“Grevler ülkesi” Fransa’dan

Yazıcı-dostu sürümArkadaşa gönderPDF
"Halkın öfkesini dinleyin"

25 Ekim 2010

An itibariyle Fransa’daki 12 rafineriden 7’si halen işgal altında. Sokaklar bugün de sendikaların düzenlediği eylemlere şahit oluyor, liseliler ayakta, trenler biraz daha işlek ama çalışanların %25’i eylemlerde... Yani aslında alışılageldik bir olay: Fransa grevde.

Emeklilik yaşının artırılmasını öngören yasanın Senato’ya onaya sunulmasıyla birlikte grevler Fransa’nın tümüne yayılmış durumda.

Nedir bu emeklilik yaşı meselesi?

Emeklilik yaşı şu an Fransa’da teoride 60 pratikte ise 65. 60 yaşında emekli olabilmeniz için bu ülkede 40 yıl civarında çalışmanız gerekiyor. Yani "kariyerinize" 20 yaşında başlarsanız 60 yaşında emekli olmamanız için hiçbir sebep yok. Ancak üniversite okuma oranının hayli yüksek olduğu bu ülkede 60 yaşında emekli olmak hayalden öteye gidemiyor. 65 yaşına geldiğinizde ise çalışıp çalışmadığınıza bakılmaksızın emekli oluyorsunuz. Reformlarla birlikte limit yaşın (62- 67) olması öngörülüyor. Yani 65‘inden sonra iki yıl daha çalışma hayatı… Tabii iş bulursanız... 50 yaş üstü insanların zorlukla iş bulduğu günümüz özel sektörüne şöyle bir göz atacak olursak, durumun ne kadar vahim olduğu bir kez daha ortaya çıkar. İşsiz kalma ihtimali artan genç nüfusun yanında, yıllarca çalışmadan, çalış(a)madan emekliliği bekleyecek bir yaşlı nüfus…

İşte bu yüzden ayaklanıyor Fransızlar; geleceklerinin üç kuruş paraya satılmasını engellemek için. 

Grevler başarıya ulaşabilir mi ?

Mayıs 68’den sonra 1994’te de Fransa’da büyük eylemlilikler gerçekleştirilmiş ve milyonlar yine sokağa dökülmüştü. Fakat özel sektörün gazabına uğramış sendikaların belki de ilk önemli sınavı bugünkü grevler ve eylemler. O nedenle bugün yaşananları, çok uzun zamandır görülmeyen bir hareketliliğin verdiği coşkuya tamamen kapılmadan, nesnel bir bakışla da değerlendirmek gerekiyor.  

Öncelikle şunu belirtmekte yarar var; grevler dış ülkelerden ne kadar “ateşli” gibi görünse de halkın çok büyük bir bölümünden izole edilmiş durumda. Özel sektörde çalışan insanlar mesai günlerinde şirketlerini terk etmiyor, iş bırakmıyor, yavaşlatmıyorlar. Sendikalar bu kesimden çok büyük oranda kopuk. Sendikaların özel sektör çalışanlarını örgütleme konusundaki yetersizliklerinin üzerinde mutlaka kafa yorulmalı.

Bir yanda milyonlar sokağa dökülürken diğer yanda on milyonlar işlerine gidip geliyor ve “pasif destek”ten fazlasını vermiyor. Yapılan bir araştırmaya göre Fransızların %70’i grevleri haklı buluyor. Ama yalnızca televizyondan izleyerek… Demiryolları işçileri ise tam bir hayal kırıklığı yarattı. Metrolar, banliyö trenleri neredeyse aksamadan çalışmaya devam ediyor. Bu da greve destek olan pasif, örgütsüz kesimin iş gücüne vurucu darbeyi yapmasını engelliyor. Bundan 3 yıl önce bile yapılan bir grevde yüz binler işine gidememiş ve gönülsüzce de olsa greve katılmak zorunda kalmışlardı (Demiryolları ile ilgili yeni bir yasayı protesto etmek amaçlı yapılmış grevlerdi).

Grevlerin bu sefer kazanılma ihtimali var. Fakat gittikçe düşen kamu istihdamının grevlerde ne denli bir güçsüzlük, bölünmüşlük yarattığını ve yaratacağını görmemek de öngörüsüzlük olur. Yine de son yıllardaki eylemliliklere göre sendikaların bazı kararlı hareketleri insanları umutlandırıyor ve takdir topluyor. Her ne kadar bu grev sonuca ulaştıktan sonra her alanda örgütlenme perspektifli bir mücadelenin sürekliliği olmayacağını bilseler de…

Reformizmin tıkandığı nokta

Başka bir yolu var! Büyük şirketlere daha çok vergilendirme! Zenginliğin daha iyi üleştirilmesi!”.  Fransa’da mevcut en büyük sendika olan CGT’nin (çoğunlukla komünistlerin güdümünde olan) dâhiyane sloganı. Kısacası talepler, günümüzdeki kadar keskinleşmiş bir sınıf mücadelesinin gerektirdiği keskinlikten çok uzak. Hiçbir sendika “sosyalizm”in lafını bile edemiyor. Halbuki milyonları sokağa dökebilmiş sendikalardan, örgütlülüklerden daha cesur, daha ileri sloganlar ve adımlar bekleriz. Oysa karşımızda Senato’nun yanına bile yaklaşmayan, uzaktan uzaktan ‘emeklilik reformuna hayır’ diyen dağınık eylemler… Ama bir yanda da milyonlar; şikâyetleri ve gelecek endişesi olan milyonlar...

Reformizmin tıkandığı nokta tam da burası. Hayatın küçük reformlarla düzeltilebileceğini, kapitalizmin daha az hırçın olacağını düşünenler “yanı başlarındaki gerçek”ten büyük bir tokat yemişlerdir. İşsizlik, evsizlik gibi “gelişmiş” bir ülkede bulunmaması beklenen sorunlar bugün hâlâ tartışılan ama çözümü bulunamayan ve gittikçe büyüyen sorunlar halindedir Fransa’da. Ücretli çalışanların elinden haklar birer birer alınıyor. Dünya pazarında rekabet gücü Amerikalı şirketlere göre daha az olan Fransız şirketlerinin, kendilerine çok maliyetli gelen iş gücünü ve sosyal harcamaları azaltmayı kaçınılmaz olarak dayattığını, bu sistemin böyle işlediğini halka göstermeye çalışarak oluşturmalıdırlar sendikalar ve sosyalistler taleplerini. Bu talep de elbette yalnızca büyük Fransız sermayelerinin daha adil bölüştürülmesi olamaz. O yüzden, mücadelenin içeriği bakımından bir Mayıs 68’den bahsetmek şu an için pek mümkün değildir. Ne zaman ki sendikalar, partiler “savunmadan, saldırıya geçme” fikrini edinirler, o zaman Mayıs 68’den bahsedebiliriz. 

Sonuç olarak; Fransa’da grevler tüm olumlulukları ve olumsuzluklarıyla devam ediyor. Halk, “mezarda emeklilik yasası”na karşı çıkıyor. Yalnızca mücadele geleneğinin hatırlanması bile grevleri desteklenmeye ve ümitlenmeye değer kılıyor.

İvme Dergisi